Table of Contents
Şiddet genel olarak tüm din müntesiplerinin, taraftarlarının, farklı iki grup arasında vukuu bulabilecek bir durumken Avrupa İslam ile şiddeti ilişkilendirirken, Müslümanlar ise selefilik ile şiddeti ilişkilendirip bütün şiddetin temelinde bu fikrin yattığını iddia ederler. Bununla Avrupa hak dine karşı İslamofobi (İslam korkusu) oluşturmak isterken, maalesef Müslümanlar içinde de selefi korkusu oluşturup insanları sahabenin menhecinden, onların İslam anlayışından uzaklaştırma amacı güdülmektedir.
Hatta Selefilik korkusunu beslemek adına selefi olmayanlar dahi selefi görülmüş daha da ileri giderek devlet erkanı nezdinde de bu korkuyu oluşturmak için “iki bin selefi dernek silahlanıyor” diyen meczuplar çıkmıştır. Selefilik ile şiddeti beraber göstermeye çalışma gayreti bu tip kimselerin eliyle yapılmaktadır. İşin üzücü yanı bunu eğer başka bir cenaha söylemiş olsa idi mesela “iki bin alevi derneği silahlanıyor” gibi bir söz kullanmış olsa idi toplumun bu yalan haber karşısında ki tutumu başka olurdu. Ne de olsa selefiler günah keçisi… Ancak bu kişileri Allah’tan korkmaya davet ediyoruz. Çünkü Alim, Habir, Semi olan Allah (a.c) hükmünü kıyamet günü verecektir ki o hükmedenlerin en hayırlısı ve en serisidir.
Selefilik ve Şiddet İddiaları: İslam’da Aşırılığa Yer Var mı?
Burada birkaç hususa dikkat çekmek istiyorum: Selefilik ile şiddet arasında ilişki kurmak ne kadar doğru, selefin menhecinde böyle bir şey var mı?
Birinci husus: Selefin menhecinde olan kişi bilir ki aşırılık her çeşidiyle dinen yasaklanmış ki şiddetin temelinde aşırılık vardır, sınırları aşmak vardır. Aşırılık, İslam’da haram kılınmış bir durumdur.
Haddi aşmanın haram kılınmasının nedeni, insanın kendi nefsine ve başkasına zulme sebep oluşu ve Allah’ın vacip kıldığı işleri zayi etmesinden dolayıdır.
Haddi aşıp aşırılığa kaçmak Allah’a karşı çıkmaya neden olur.
Haddi aşmanın haram olduğuna, adaletli, vasat ümmet olma hakkında pek çok emir ve tavsiyeyi kuran ve sünnette görebilmekteyiz.
Bunun yanında dini kolaylaştırma adına güçlük ve zorluğu kaldırmaya, şefkati teşvik etmeye ve şiddeti kınamaya dair varid olan naslarda aşırılığın haddi zatında kötülenmiş olduğuna delildir.
Nitekim Buhari’de geçen hadisi şerifte “Din kolaylıktır. Dini aşmak isteyen kimse, ona yenik düşer. O halde, orta yolu tutunuz, elinizden gelenin en iyisini yapmaya çalışınız.” (Buhari 39)
Ve yumuşaklığı teşvik edildiğini görürüz:
“Şüphesiz ki yumuşaklık bir şeyde bulunduğu vakit mutlaka onu güzelleştirir. Katılık ise çirkinleştirir.” (Müslüm 6545)
“Kim yumuşaklıktan mahrum olursa, hayırlardan mahrum kalır.” (Müslim 6543)
Müslümanlar, toplumlar arasında nasıl vasat ümmet, yani hayırlı ve dengeli bir ümmet ise; Ehli sünnet de akımlar ve fırkalar arasında vasattırlar.
Allah (a.c) her çeşidini ciddiye alarak her türlü bozulma, inhiraf ve aşırılığı yasaklamıştır. Hatta yeme ve içmede daha aşırıya gitmeyi yasaklamıştır.
İkinci husus: Günümüz de çeşitli dinlere mensup bütün insanlarda ve hatta dinsizlerde dahi aşırılık, şiddet söz konusu olabilmektedir.
Bununla birlikte haddi aşmayı genel olarak Müslümanlara, özel olarak ise selefilere bağlamak ve onlara mahsusmuş gibi sunmak da çekilmeye çalışılan bir tuzaktır.
Ancak vakaya bakıldığında Elhamdulillah, Allah’ın bu din ve menhec üzere olanlara lütfu, gözler önünde cereyan eden vakıanın gerçekliği, insanların bu tuzağa çekilmesine engel olmaktadır.
Örneğin: Filistin’deki Müslümanların başına gelen olaylar; onların meskenlerini yıkıp yerle bir edilmesi, yakılması ve insanların göçe zorlanması yer yüzünde bozgunculuk, şiddet, aşırıcılık değil midir?
Geçmişte Amerika kıtasındaki 150 milyon Kızılderili’yi hunharca katleden ve topraklarını ellerinden alan kişilerin yaptığı şiddet değil midir?
Avrupa’nın göbeğinde Bosna-Hersek’te 1992-1995 yılları arasında yüzbinlerce Müslümanı katleden, milyonlarcasını topraklarından sürgün eden, Birleşmiş Milletler Barış Gücü’nün korumasındaki Srebrenitsa’da binlerce insanın öldürülmesi şiddet değil midir?
Bunlar genel olarak verilen örneklerdir. Birde İslam ümmeti ve özellikle ülkemizde buna örnek verecek olursak:
İtikatta Maturidi, amelde ise Hanefi olan ve milliyetçi kökenlere sahip olan bir Fetö hareketi şiddet değil miydi? Şimdi bu olayı kendimize delil olarak alıp Hanefiler şiddeti destekliyor gibi bir söylem hata olacaktır.
Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Bir kavme olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin.” (Maide 8).
Bunlarla birlikte düşünüldüğünde evet genelde bazı Müslümanlar özelde kendisini selefiliğe nispet edenlerin kabul edilebilecek aşırılıkları muhakkak ki vardır.
Ancak -bunları Kuran ve Sünnet ile ret ederek- bu olaylar ümmet içerisinde küçük grupların yapmış olduğu münferit olaylardır. Asla ve asla ne selefin itikadında ne de temel esasları böyle bir şeyi görebilmek mümkün değildir. Dolayısıyla selefilik ile şiddeti ilişkilendirmek de bu bağlamda doğru olmayacaktır.
Bunlar, hatalı birtakım tevillerle, şaz ve uç görüşlere kaymış veya kaydırılmış, bozuk insanlara tabi olarak doğru yoldan ayrılmış kimselerden başkası değildir.
Üçüncü husus: Bize düşen görev, her ne kadar ümmete zararı büyük de olsa, bu hastalıklı ve Sünnete muhalif aşırıcıları insaf ve itidal ile tedavi etme yoluna gitmemizdir. Sorunlar karşısında getireceğimiz çözümler sorunu artırma yerine, teskin eden, müşkülatı ortadan kaldıran cinsinden olması gerekir.
Severken de, ödüllendirirken de adil olmamız gerektiği gibi kızarken ve cezalandırırken de adil olmamız gerekir.
Bu konuya misal olarak, kadına şiddet hakkında Türkiye’den bir profesör yapmış olduğu söyleşide şöyle demiştir: “Türkiye’de kadına şiddete çözüm umudu ile yapılan bütün yasalar kadına şiddeti artırmıştır.”
Şiddeti çözelim derken adaletsiz hareket edersek o şiddeti ziyadeleştirmekten başka bir şey olmaz. Bundan dolayı yine aynı profesör cezaevi değil ıslah evi olması gerekir. Bakınız hangi suçtan girmiş olursa olsun cezaevine giren kişinin azgınlığından başka bir şeyi artmıyor. O suça, örgüte, partiye bağlılığını ziyadeleştirdikçe ziyadeleştiriyor.
Buna sebep hangi kaynaktan olursa olsun şiddet ve türevlerine adaletle yaklaşmaktan başka çaremiz yok.
Konumuzla ilgili olarak eğer ki din kaynaklı bir şiddet varsa ortada o zaman onun çözümü için de din kaynaklarıyla hareket etmek gerekir. Mesela diyanet bu konu da kendisini geliştirmelidir. Şiddete meyilli olan İslami gençliği ve grupları tespit ederek onlarla diyalog kurabilir.
Huzur Ve Güven Ortamının Nimet Olarak Önemi, Onu Temin Etme Ve Muhafaza Yolları

Şüphesiz ki huzur ve güven ortamının varlığı faydası çok büyük ve o kadar değerli bir nimettir. Bir gölgelik misali altındaki herkesi fitne ve karışıkların yaktığı ateşin sıcağından uzak tutar.
Huzur ve güven ortamından, yöneten ve yönetilen, zengin fakir, kadın erkek herkes istifade eder ve hatta hayvanlar dahi ondan faydalanırlar.
Seleme b. Ubeydullah b. Mıhsan el-Ensari babasından rivayet ettiğine göre Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Hanginiz canı ve malı emniyet içinde, beden sağlığı yerinde, günlük yiyeceği de yanında iken güne başlarsa sanki bütün dünya (nimetleri) kendisine verilmiş demektir.” (Buhari, el-Edebul-müfred, hadis no: 300 El-Elbani: Hasen)
İnsanlar güvenin ve emniyetin olmadığı, korkunun olduğu bir yerde yemenin ve içmenin lezzetini alamazlar.
Ticaret yollarının güvenli olmadığı ve korkunun hâkim olduğu ortamlarda ticaret mallarının taşınmasında tehlike arz edeceğinden güven ve huzurun ne kadar önem arz ettiği ortaya çıkmaktadır. Bundan dolayı Allah (a.c) yolları kesip insanların mallarını haksız yere gasp edenler hakkında şiddetli cezalar takdir etmiştir.
Bu yüzden İslam dini, dünya ve ahiret hayatı için beş temel zaruret denilen dinin, canın, aklın, ırzın ve malın muhafazasının şart olduğunu dile getirmiştir.
Bu zaruretlere tecavüzde bulunanlara şiddetli cezalar vermiştir ki; bu tecavüzler ister Müslümanlara olsun ister anlaşma yapılan gayrimüslimlere olsun fark etmez. Zira muahidin (İslam ülkesine eman ile giren gayrimüslim) lehinde olanlar Müslümanın da lehindedir ve aleyhinde olan şeyler Müslümanın aleyhindedir.
Nebi (a.s.v) bu konuda şöyle demektedir:
“Kim bir muahidi öldürürse cennetin kokusunu alamaz.”
Zira huzur ve güvene tecavüz edenler ya haricidir (tekfirci) ya yol kesen eşkıyadır veya azgın bağilerdir.
Akıl sahibi olan herkese düşen görev; vatanın huzuru ve selametini korumak için elinden gelen tüm gayret ve çabayı harcamaktır.
Ve öncelikli yapması gereken şey ise sahih akideyi muhafaza etmek olmalıdır ki Allah (a.c) şöyle buyurmaktadır:
İman eden ve imanlarına zulüm/şirk bulaştırmayanlar (var ya); işte bunlara (Allah’ın azabından) emin olma vardır. Ve onlar hidayete erenlerdir. (En’âm, 82)
Yumuşak ve tatlı bir dille iyiliği emredip kötülükten insanları alı koymalı ve Allah’a itaat etmekten asla vazgeçmemelidir.
Allah’ın emirlerinden yüz çevirmek güven nimetinin yok olmasına, korkunun ve huzursuzluğun yayılmasına neden olur.
“Kim de zikrimden (göndereceğim Kitaplardan) yüz çevirirse, şüphesiz ki ona sıkıcı/dar bir hayat vardır.” (Taha 124)
Selefilik ile şiddeti bağdaştırarak Selefilik üzerinde huzur ve güvenden uzak bir düşünce algısı oluşturulmaktadır. Bilinen bir gerçek ki huzur ve güven ortamı ancak güçlü bir devletle gerçekleşir. İnsanlara hükmedecek ve onlara yaşamları ve gelecekleri için maslahatlarına uygun olan ortamı tesis edecektir. Ancak bir devletin kalkınabilmesi, aşağıdaki durumların gerçekleşmesiyle olur.
Huzur ve Güven Ortamının Temini ve Muhafazası İçin Kur’an ve Sünnetin Yolunda İdarecilere İtaat ve Sabır

Şöyle ki: Halkın kuran ve sünnette uygun olan yönlerde idarecilerini dinleyip itaat etmeleriyle, onlardan kötülük, zulüm ve haksızlık gördüklerinde sabretmeleriyle, maslahatları gözeterek onlara yumuşak ve tatlı dille nasihat etmeleriyle mümkündür.
Bütün davranışlarımızda sahabeyi ve onların takip ettiği metodu takip etmemiz gerekir. Bazı haleflerin yaptığı gibi pervasız, hamasi ve akılsızca davranarak değil, hikmet ve hoş görüyle meselelere yaklaşmalıdır.
Konu hakkında ki naslara bakacak olursak:
Ayeti kerimede Rabbimiz Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Resul’e itaat edin. Sizden olan yöneticilere de (itaat edin).” (Nisa 59)
Nebi (a.s.v) ise şöyle buyurmaktadır:
Seleme b. Yezid el-Cu’fî, Resulullah (a.s.v)’e sual sorarak:
— Yâ Nebiyyallah! Lütfen söyle! Başımıza kendi haklarını bizden isteyen fakat bizim hakkımızı bize vermeyen âmirler gelirse bize ne emir buyurursun? Dedi.
O kendisinden yüzünü çevirdi. Sonra tekrar sordu. Yine ondan yüzünü çevirdi. Sonra ikincide veya üçüncüde ona tekrar sordu da Eş’as b. Kays onu çekti. Nebi (a.s.v)’de:
«Dinleyin ve itaat edin! Onlara ancak yüklendikleri, size de yüklendikleriniz vardır.» (Müslim 1846)
Müslim’in emirlik babında geçen Hadisi Şerif şu bab başlığı altında zikredilmektedir:
“Başkalarının Haklarını Vermeseler de Âmirlere İtaat Gerektiğine Dair Bir Bab”
Yine başka bir hadisi şerifte:
Nebi (a.s.v) şöyle buyurmaktadır:
“Benden sonra benim doğru yolumdan girmeyen ve benim sünnetimle amel etmeyen hükümdarlar olacak. İçlerinde birtakım adamlar türeyecek ki kalpleri insan cisminde şeytan kalbi olacak!” buyurdu. “Ben buna yetişirsem ne yapayım ey Allah’ın rasulu” dedim. Bunun üzerine nebi (a.s.v) “Dinler ve idareciye itaat edersin. Sırtın dövülse ve malın alınsa bile yine dinle ve itaat et.” (Müslim 1847)
Rasulullah (s.a.v.) ümmetine, yöneticilerden gelecek haksızlık ve zararlara sabırla mukabele tavsiyesi, onları zulme boyun eğmeye davet değil; bilâkis isyan yoluyla, devlet ve millet bütünlüğünü zedeleyecek daha büyük zulüm ve zararlardan kaçındırmak hikmetine mebnidir.
İbni Teymiyye bu konu hakkında şöyle demektedir:
“Dinin bilinmesi gereken en büyük vaciplerinden biri de, İnsanların işlerini yöneten bir idarecilerinin bulunmasıdır. Dünya ve din işlerinin ayakta durması ancak bununla kaim olur. İnsanların maslahatları da onların toplu bir şekilde yaşamalarına bağlıdır. Allah Rasulu (a.s.v) üç kişi bir yola çıktığında bir emir tayin etmeyi emretmiştir ki artık büyük bir topluluğun bu konuda ki durumunu siz düşünün.
Bundan dolayı şöyle rivayet edilir: “Zalim bir hükümdarın emri altında geçen altmış yıl, hükümdarsız geçen bir geceden daha az zararlıdır.”
Öte yandan günümüzde yaşanan tecrübeler her şeyi açıkça göstermektedir.
Selefi Salihin’den olan Fudayl b. İyad, Ahmed b. Hanbel ve başkaları şöyle derlerdi: “Şayet bizim kabul edilen bir duamız olsaydı, sultan için dua ederdik.” İbni Teymiyye’nin sözleri burada bitti. (Mecmul- Feteva 28/390)
Sonuç olarak: Huzur ve güven ortamı herkes için Allah’ın bir nimetidir. Bu ancak güçlü olmakla ve idarecilerle gerçekleşir ki bunun yolu da onları dinleyip itaat etmektir. Bundan uzaklaştığımız zaman günümüzde gördüğümüz olaylarla karşılaşırız.
Nitekim idarecilerinin yönetimden düşüp gitmesiyle başsız kalmış bazı halklar, haysiyet ve onuru elde etmeleri şöyle dursun, eskiden sahip oldukları şeyleri dahi kaybetmişlerdir. Bu ülkelerdeki halkın çoğu kargaşa ortamlarını yarattıktan sonra, daha önceki hayatlarını temenni eder hale geldiler.
Gençlerin dünyada olup bitenlere ibretle bakmaları ve bu konuda uyanık olmaları gerekmektedir.
Ehli sünnet alimleri, zalim diktatörlerce yönetilen bazı Müslüman ülkelerdeki insanlara değer verdiklerinden ötürü, Müslümanların maslahatını düşündüklerinden dolayı sağduyulu davranmayı öğütlüyorlar. Yoksa halkını öldüren, onlara zulmeden zalimleri sevdiklerinden değil. Ya da bir dünyalık için de değil. Onlar fitne ve fesada karşılar. Bu alimler, selefi salihinin yöntemini, menhecini izlemek adına, selefilik ile şiddetin ilişkilendirilmesinin önüne geçmek adına, halen mevcut olan hayrı da kaybedip yitirmemek için muhafazaya, kan dökülmesinin, ırza tasallutların önüne geçmeye çalışmaktadır. Mevcut kötülükler karşısında acı çektikleri halde sabretmektedirler.
İbni Kayyım (r.h) şöyle demektedir:
“Şüphesiz Nebi (a.s.v) ümmetine münkeri inkar etmeyi emretmiştir. Ancak bir münkeri inkar etmek, netice itibariyle ondan daha büyük bir münkeri getirecekse ve yine Allah’ın ve Rasulunun daha çok buğz ettiği bir şeyi getirecekse, Allah’ın buğz ettiği o münkeri inkar etmek gerekmez.
İşte idarecilere karşı çıkmanın ve onlara başkaldırmanın, dünyanın sonuna kadar her türlü fitne ve şerrin kapısını açan bir fiil olarak kalacağını göz önüne aldığımızda, bu daha iyi anlaşılır.
İslam aleminde meydana gelen küçük ve büyük fitneleri dikkatli izleyen biri, çıkarılan bu olaylarla zamanı boşa harcadığını görecektir. Zira kötülüğe sabretmemek ve onu daha kötü bir şerle izale etmek, sonu olmayan büyük fitne ve fesada yol açacaktır. Nitekim Nebi (a.s.v) Mekke’de birçok münker gördü. Ancak bunları düzeltmeye çalıştığında daha büyük fesada yol açacaksa o şeyi düzeltmekten vazgeçti. Örneğin, Kabeyi değiştirme ve onu İbrahim (a.s)’ın inşa ettiği temeller üzerine yeniden inşa etmeye azmetti ancak bunun daha büyük bir münker yol açacağı korkusuyla, gücü olduğu halde bunu yapmadı. Zira İslam Kureyş’e daha yeni yerleşmişti. Nebi (a.s.v) bundan dolayı idarecilerin münker ve kötülüklerini elle değiştirmeye izin vermemiştir.” (İ’lamul muvakkin 3/15,15)
İbnu Teymiyye (r.h) bu konu hakkında şöyle demiştir:
“Bir fesadı ortadan kaldırmak amacıyla idarecisine karşı çıkan topluluklar, öncekinden daha fazla fitne ve fesada yol açmış olmasın.” (Minhacus Sünne 3/391)
Aynı eserin başka yerinde: “Hükümdara başkaldıran hiç kimse yoktur ki iyilik yapayım derken başına getireceği hayırdan büyük bir kötülük açmasın.” Daha sonra Emevîler’e ve Abbasilere başkaldıranları örnek göstererek şöyle dedi: “Ne dini ayakta tutabildiler ne de dünyayı…” (Minhacus Sünne 4/536-537).
İbni Teymiyye sözlerini şöyle devam ediyor:
“Demek ki idarecilere karşı başkaldırmak fitne kapısıdır. Bu gibi olayları arzulayanlar bilmeli ki hükümdar haksızlık yapsa ve zalim olsa dahi ona karşı çıkmak kötülükten başka bir şey getirmeyecektir.”
Ehli sünnet fitne vaktinde kıtali, savaşmayı terk etmek görüşü kaide biçiminde oturmuştur. Hatta alimler bu konudan akide kitaplarından bahisler açmıştır.
El-Lalekai Şerhu Usuli İtikadi Ehli- Sünne adlı eserinde İmam Buhari’nin akidesini anlatırken şöyle dediğini nakletmiştir: “Ben bin hatta daha fazla ilim adamından hadis yazdım. Hicaz, Mekke, Medine, Küfe, Basra, Vasıt, Bağdat, Şam ve Mısır ilim ehlinden binden fazla kişi ile karşılaştım. Ben onlardan herhangi bir kimsenin farklı bir kanaate sahip olduğunu görmedim. Onların hepsi idare hususunda ehliyle çekişmeye girilmemesi görüşündeydi…”
İbni Teymiyye Mecmul El-feteva’da (35/12):
“Faziletli ilim ehli ve din alimleri, Allah’ın yasak ettiği bir hükmü işlemeye asla cevaz vermezler. Örneğin: Ulu’l Emre karşı itaatsizliği, onları aldatmayı, onlar karşı başkaldırmanın hiçbir çeşidine asla ruhsat vermemişlerdir. Bu görüş ehli sünnetin şimdi ve geçmişteki izlediği adeti ve hiçbir zaman değiştirmediği yoludur.”
Şiddetin Evreleri ve Gelişim Süreci
Şüphesiz ki her sorun çözülmesi zor bir düğüm, aşılması güç bir engel haline gelinceye kadar birçok merhalelerden geçer. Şiddet, canice eylemler, bombalı saldırı ve cinayetleri doğuran fikirler de bazı merhaleler kat ederek bu hale gelir.
Bu sorunu çöze bilmek için geçtiği bütün evrelerini tüm yönleriyle iyice bilmek gerekir.
Şiddet düşüncesinin çeşitli evrelerini şöyle sıralaya biliriz:
Birinci Evre:
İnsanları ki özellikle gençleri idarecilere karşı kışkırtmak, onların eksik yönlerini ve ayıplarını her tarafta zikredip durmak, insanların kalplerini onlara karşı nefret ve kinle doldurmak, avamın ve onlara denk ilim talebelerinin gözünde, Onları İslam’dan nefret eden kimseler olarak göstermektir. Bunlar oturumların, derslerinde sürekli işlerler ki bu insanların nazarında, dini sözde kurtarmanın yolu kendilerini kalmışçasına, ancak bu idarecileri alaşağı etmekten geçtiğini düşünürler.
Gittikleri yol hem dinen delilden yoksun hem de aklen vakıayı doğru okumaktan uzaktır.
Örneğin Allah (a.c) şöyle buyurmaktadır:
“Şüphesiz ki bir toplum kendinde olanı değiştirmedikçe Allah, onların durumunu değiştirmez.” (Rad 11)
Bu ayette idareciyle hasıl olacak bir durumdan söz edilmiyor. Zira ayette, bir toplum kendi idarecilerini değiştirmedikçe demiyor kendilerini değiştirmedikçe diyor.
Yine bu kimseler dinin birçok vacibine önem vermeyip, ‘hakimiyet’ diye isimlendirdikleri şeyin peşinden koşarlar. Hatta bazıları tevhidin diğer konularına temas eden davet içeriğini, boş fikri çatışmaları ve mezhep kavgasını tetikleyen bir unsur olarak nitelerler. Bunların insanlara fayda vermeyecek meseleler ve zaman kaybı olduğunu savunurlar haşa. Onlara göre var gücümüzle yapmamız gereken tek şey, falan idareyi yönetimden uzaklaştırmak ve yerine filan idareyi getirmek olmalıdır.
Yine bunlar kendilerine muhalefet eden alimleri kötülemeleri, onların ilimlerini ve şahsiyetlerini noksan göstermeleri, onlara göre bu alimler güya yönetimin alimleridir.
İkinci Evre:
İlim ehli ve talebelerin birinci taifeyi ret ettiklerini görünce, başka bir taife gelerek bu kışkırtıcılık ve hamasete bir takım usul ve kaideler getirdi.
Koymuş oldukları sözde kaidelere bir göz atıldığında, bu kaideleri sebebiyle yeryüzünde ki bütün idarecilerin onlara göre kafir sayılmaktan kurtulamadığı görülür. Hatta bu kaideleri doğru olacak olsaydı, idare altındaki tebaanın birçoğu da tekfirden kurtulamazdı.
Kaidelerden birisi şöyledir: “Her kim masiyet içerikli bir kanun koymuşsa, o bunu ancak helal kabul ettiği için koymuştur. Helal kıldığından dolayı da kafir olmuştur.” derler.
Örnek olarak kendi ülkelerinde açılan faiz sistemiyle çalışan bankaları vermektedirler. Şöyle dediler: “Faiz yemek masiyet ve günahtır, banka da bütün sistemini faiz üzerine kurmuş, faizin alımı, işletimi, oranları ile ilgili hazırlıkları yapmış, esasları belirlenmiştir. Bütün bunlar onların faizi helal kıldıklarını gösterir. Faiz haramdır onlarda faizi helal kıldıklarından ötürü kafirdirler.”
İşlettikleri bu sözde kaideye göre acaba kim küfre girmekten kurtulabilir? Zira buradan hareketle geçmişteki çoğu Emevi, Abbasi ve diğer bütün idarecileri de kafir görmeleri gerekecektir. Zira onlar dönemindeki idareciler halka yaptıkları haksızlık ve zulümleriyle başkalarının mallarını zorla almak, adam öldürmek gibi giriştikleri olayları rastgele yapmamış, bunları düşünüp planlamış ve sistemli bir şekilde uygulamışlardır.
Bütün bunları da yalnız, mülklerinin gitmeyip, hükümde kalmak için yapmışlardır.
Bu yolda yüzlerce hatta binlercesini öldükleri halde, Selef alimleri tarafından tekfir edilmemişlerdir. Onlara itaatsizlik etmemişlerdir.
Onların bu uydurma kaidelerini göre imanı sağlam çıkacak kimse kalmayacak ve herkes kafir ilan edilecektir! Hatta kendilerini bile…
İslam dini böyle ucuzluklardan uzak ve münezzehtir.
Yine onlar başka bir uydurma kaide de şöyle derler:
“Her kim bir günahı açık bir şekilde işlerse onu helal kılmış sayılır ve kafir olur.”
Bu uydurma kaide ile açıktan günah işleyen herkes kafir olur ki bundan kimse kendini kurtaramaz idi.
Şüphesiz bu gittikleri yol, gerçekte Haricilerin gittikleri yola çıkmaktadır.
Üçüncü Evre:
Artık üçüncü evrede dinini seven, kullanılmaya müsait bu gençler söz konusudur. Bu gençler kandırmacalara inanıp kanaat getirince, güya din adına kendilerini kurban ettiklerine inandırılarak şiddete kullanılmaya başlanırlar. Kendilerine ve başka Müslümanlara zarar vermeye başlarlar.
İşte tam burada Selefi olmayan kimselerin Selefiler adına atılan iftiranın bir benzeri söz konusudur. Nasıl ki yukarıda “iki bin selefi dernek silahlanıyor” diyen meczuplar çıkmış ise bu sefer de kendisine selefi diyen fakat ne selefin menheci ile ne de selefiler ile alakası olmayan kimseler selefilik ile şiddeti ilişkilendirmeye çalışmaktadırlar. Bu sebeple Selefilik nedir? Gerçek selefilere sorup doğruyu öğrenelim.
Şayet bizler sadece bu üçüncü evreye ulaşan taifenin yaptığı çirkin eylemleri temelden tedavi etmeye gitmeden reddetmekle yetinirsek, bunun suya yazı yazmaktan farkı olmaz.
Bu üç evrede ki üç taifenin durumu, aşırılığıyla yırtıcı bir kuşa benzer. Birinci taife bu kuşun karnını ve kökünü oluşturur. İkinci taife ise teorisyenlik kanadı, başı, düşüncesi ve bakan iki gözüdür. Üçüncü taife ise kuşun gagası ve pençelerini teşkil eden, onun militan yönüdür.
Şiddetin Getirdiği Sonuçlar

İslam ülkelerinde ve başka ülkelerde insanların yaşadıkları semtleri, elçilikleri ve şehirlerde şiddet gibi günümüzde cereyan eden çirkin olayların sonucu, İslam’a zarar vermekten başka bir şey değildir. Elebaşlarının hesabına bir taşla birkaç kuş vurulmuş olur.
Birtakım insanlar bunları benimsemeleri için ‘İşte bu cihattır’ diye manipüle edilirken, diğer bir kısım da nefret duymaları için ‘işte İslam budur’ diye manipüle edilmiş olur.
Özellikle gençlerin yaptıklarının farkına varmaları, yaptıkları işlerin ne kadar kötü sonuçlar doğurduğunu idrak etmeleri, Allah’tan korkmaları ve bu fitne ve fesattan kendilerini, millet ve vatanlarını korumaları için, bu şiddet fitnesinin yol açtığı kötü neticelerden birkaçını zikredeceğiz:
- Şüphesiz ki şiddet vesilesiyle insanların evleri yakılıp yıkılmakta, kamu ve amme maslahatları olan tesisleri tahrip etmektedirler. Her şeye zarar veren böyle çirkin ve nefret uyandıran filler icmâ ile haram kılınmıştır.
- Şiddet vesilesiyle güven ve istikrar sarsılır. Tesis edilen huzur ve güven ortamı bozulur. İnsanlar arasında korku ve endişeyi getirir. Güven ve huzur ortamını bozmak için çaba harcayan kimseler, dinimizin büyük bir bölümünü yıkmaya çalışmış olurlar. Bunu ister bilerek, ister bilmeden yapsınlar fark etmez.
- Bu tarz fiiller insanları Allah’ın yolundan alıkoymakta, İslam dinine girmek isteyenleri ondan nefret ettirmektedir. Batı’da ve doğuda davetçilerin yaptığı çağrıyı zayıflatmaktadır. Nitekim Nebi (a.s.v) Münafıkları öldürmemesinin sebebi ‘Muhammed ashabını öldürüyor’ demelerinden çekinmesiydi. Rasulullah (a.s.v) davete zarar gelmesin diye kendisine yapılan birçok eziyete sabretmiştir. Din düşmanlarına fitne ve fesat için fırsat vereceğini bildiği için Muhammed (a.s.v) sabretmiştir.
- Şüphesiz şiddet İslam’a tuzak hazırlamak için yurt içinde ve yurt dışında tetikte bekleyen düşmanların lehinedir. Zira onlara satamadıkları mallarını satmaya, bozuk olan inançlarını yayamaya bir kapı olacaktır. Fitne ve fesadın yayılması için hemen çalışmaya başlayacaklar, İslam alimlerini çirkin göstermeye, ıslah için çalışan iyi insanları kötülemeye başlayacaklardır. Onlara ‘terörist’, ‘eli kanlılar’, ‘insanlık düşmanı’ gibi damgalar vurarak, öylece tanıtmaya, güvene layık ve ahde vefalı olmadıkları yönünde rahatça propaganda yapacaklardır.
- En kötü sonuçlarından biriside gayrimüslim ülkeler bütün güçleriyle, hayır kurumlarını, İslami fakülteler, ilmi merkezleri ve davet enstitüleri gibi çeşitli İslami müesseseleri baskı altına almayı tabii hakları olarak görürler bu fiillerle. ‘Terörizm ve Şiddete karşı savaş’ adı altında, sahih akideye de el atıp onu baltalamak, budamak isterler.
- Yine bunlar vesilesiyle Müslümanlar üzerinde her yerde baskı oluşturmaya başladı. Bunlar olunca da çoğu Müslüman dahi, dinleri ve alimleri hakkında suizan etmeye başladı. Hatta bazı ülkelerde ki Müslümanlar, dinlerinden utanır hale geldiler. Müslümanlar küçümsenmeye başlandılar. Ki bunun en büyük sebebi hamasetten başka bir şeye kafaları çalışmayan bir gurubun Selefi Salihin yolundan gitmeyişleriydi.
- Müslüman ülkelerin maruz kaldıkları bu baskılar yüzünden idarecilerin, idareleri altındaki halklarına karşı katı uygulamaları ve sertlikleri arttı şiddet dolayısıyla.
Şiddet Gibi Fitnelerin Çareleri
Şüphesiz ki her hastalığın bir ilacı, her zehrin bir panzehiri vardır. Şayet doğru ilaç yerinde ve zamanında kullanılırsa ilaç iyi gelir. Aksi halde verilen ilaç hastalığı arttıra bilir.
Şiddet vb. fitneler tehlikeleri bir hastalıktır, zararı çok büyüktür.
Malum olan bir gerçek de şudur ki, hastalıklardan korunmada en iyi yol, ona sebep olan nedenlerden uzaklaşmaktır.
Bu Fitnelerin Çareleri ve Selefilik ile Şiddetin Birbirinde ayrımı
- İlim: İlk şirkin zuhurunun sebebi nasıl ki ilimin unutulması ise aynı şekilde şiddet ve benzeri fitnelerin ortaya çıkmasının sebebi ilimsizliktir. Çünkü şiddetti kendisine menhec edinen kişi ilmi geri plana bırakıp hamasiyetle hareket etmiştir. Bu kimselere baktığımızda dindar olsun veya olmasın mizaçlarının şiddete meyilli olmasıdır.
- Hamasetle değil, ilimle hareket eden alimlerin Fıkhul vaka yani vuku bulan olaylar karşında ki fıkıhlarına dikkat etmek. Tabi bunu yaparken ilmimizi arttırarak kuran ve sünnet bilgimizi ziyadeleştirerek buna dikkat etmemiz gerekir. Çünkü mutlak doğru kuran ve sünnettir. Selefinin görüşü budur. Selefilik ile şiddet ilişkilendirilir ise bu yalnızca bir algı çalışmasıdır ve selefin mehhecinden uzak tutma gayretidir.
- Vuku bulan olaylardan ibret almak: Bugün Suriye ve Irak ve diğer beldelere bakacak olursak hepsi önce ki yönetiminin şu an ki fitne ortamından daha hayırlı olduğunu söyleyecekti. Iraklılar Saddam’ı, Libyalılar Kaddafi’yi hatta Suriyeliler Esed’in döneminin şu an ki mevcut fitne ortamından daha hayırlı olduğunu söylemektedirler. Çünkü zalim bir yönetici dahi olsa anarşizmden daha hayırlıdır.
- Makasidu’ş Şeri’a (Şeriatın maksatları ve ruhu) konusunu bilmeyi önemsemek, sebebi nüzul, sebebi vurud, genel kaideleri iyi bilmek gerekiyor. Genel ahkamı, tek tek meselelere nasıl indirgediklerini öğrenmek gerekir. Bir ayeti kerimeyi alıp mesela ‘’Her kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmez onlar kafilerdir.’’ Ayetini delil alıp mutlak olarak herkesi tekfir etmektedirler. Bunu diğer ayeti kerime ve hadisi şeriflerde ele almayıp, tek tek meselelere indirgemeden direkt olarak tekfir etmektedirler. Bunun gibi birçok meselede hataya düşmektedirler.
- Kötülüklere karşı selefin menhecine uygun hareket etmek gerekir. Selef kötülükler karşısında ihlaslı bir şekilde nasihat ile fitne kapısını açmamayı cem eden bir yolu takip etmektedir. Bu yüzden selefilik ile şiddet ilişkilendirilemez.
- Maslahat ve mefsedeti iyi bilmek gerekir. Bir hayır işleyeyim derken birçok şerrin kapıcısı olmamak gerekir.
Sonuç:
Ne İslam ne de Selefi menhec şiddetin kaynağı olmamıştır. Yapılan bazı ibadet ve şekillerin de benzemesi Selefilik ile şiddetin bağdaştırılmasını gerektirmez ki bunu yukarıda izah etmeye çalıştık. Şiddet sorunu tüm insanlığın sorunu hatta batı medeniyeti ve takipçilerinin en sık yaptığı bir şey olarak dünya tarihinde görmekteyiz. Selefi menhec şiddetin kaynağı olmadığı gibi şiddetin karşısında ki en büyük engel ve onun izalesi için orta var olan en değer panzehirdir.
Selef katında güven ve emniyet her zaman öncelikli, idareciye başkaldırma, yöneticiyi insanlar nazarında değerini düşürme gibi şeyler asla söz konusu olacak şeyler değildir. Selefin menheci daha iyi bir yönetim için idarecilere dua etmekle birlikte toplumun ıslahı için çalışmaktadır. Türkiye’de başta 15 Temmuz darbesine karşı olmakla beraber ülkemizin güven, emniyeti ve huzuru bozacak her türlü eyleme karşı olup. Vatanımızın selameti içinde tevhidin intişarı için canla başla çalışmaya devam etmektedir selefi menhec mensupları. Çünkü tevhidi vatanımızın faydasına dönük en büyük sermaye, değer olarak biliriz.
Selefilik ile şiddeti birleştirmeye çalışanların amaçları; İslam’ı sahabenin yaşadığı gibi yaşamaya engel olmak, Selefin menhecinden uzak tutmaktır.
Tabi ki bazı art niyetli, selefi olmadığı halde kendilerine selefi olarak isimlendirip sonrasında bunları sanki selefilerin önderiymiş gösterenler olacak. Ancak hiçbir zaman ne İslam ne Selefin menheci bu basit insanlarla karalanacak kadar küçük değildir. Her ne kadar kendilerine Hanefi ve Maturidiliğe nispet etmiş olsalar da nasıl FETÖ ile bunlar farklı ise işte Selefilik ile tekfircilik ve haricilik bundan daha fazla farklıdır.
Rabbim bizleri doğruyu arayan kullarından kılsın. Her türlü şerden muhafaza etsin. Ülkemizi tevhid ehli, Allah’ın rızasını gözeten bir belde kılsın. Yöneticilerimize de basiret, hikmet, ilim ve hidayet versin.













