Şüphesiz hamd yalnız Allah’adır. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerlerinden, amellerimizin kötülüklerinden Allah’a sığınırız. Allah’ın hidayet verdiğini kimse saptıramaz. O’nun saptırdığını da kimse doğru yola iletemez. Şehadet ederim ki, Allah’tan başka ibadete layık hak ilâh yoktur. O, bir ve tektir, O’nun ortağı yoktur. Yine şehadet ederim ki, Muhammed Allah’ın kulu ve Rasûlüdür.
“Ey iman edenler! Allah’tan nasıl korkmak gerekirse öylece korkun ve ancak Müslümanlar olarak ölünüz.”1
“Ey insanlar! Sizi tek bir candan yaratan ve ondan da eşini var eden, her ikisinden birçok erkek ve kadın türeten Rabbinizden korkun. Kendisi adına birbirinizden dileklerde bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık bağlarını kesmekten de sakının. Şüphesiz Allah üzerinizde tam bir gözetleyicidir.”2
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve dosdoğru söz söyleyin. O da amellerinizi lehinize olmak üzere düzeltsin, günahlarınızı da mağfiret etsin. Kim Allah’a ve Rasûlüne itaat ederse büyük bir kurtuluşla kurtulmuş olur.”3
Bundan sonra; Şüphesiz sözlerin en güzeli Allah’ın Kelam’ı, yolların en hayırlısı Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in yoludur. İşlerin en kötüsü sonradan çıkarılanlarıdır. Her sonradan çıkarılan şey bid’attir ve her bid’at sapıklıktır. Her sapıklık da ateştedir.
Değerli kardeşim! Şüphesiz ilimden az bir nasibi olan kimse için bu “Selefilik Ehli Sünnetten Midir?” başlığı acı bir tablonun özetidir. Maalesef bid’at ehli yüzsüzlükte çığır açmış, göz boyamak üzere ismini kullandıkları, arkasına sığındıkları tüm ehli sünnet uleması aleyhlerine olduğu halde, geçmişten bugüne ortada olan eserleri, bu yavuz hırsızların ipliklerini pazara çıkardığı halde, kendilerini ehli sünnet, ehli sünneti ise dalalet ehli göstermeyi avam nazarında büyük ölçüde başarmışlardır.
Hem de öyle ki cambaza bak kurnazlığı ile kendilerinin sapık akidelerini tartışma konusu dahi etmeden, ehli sünneti kendilerini savunma mecburiyetinde bırakmışlardır. Bu her devirde her meselede delilden yoksun olan, ortaya koyacak argümanı olmayanların yapageldikleri laf kalabalığıdır. Allah’ın rahmet ettiği, hakkında hayır dilediği, basiret üzere hareket eden bir avuç Müslüman ancak bu dezenformasyondan kurtulabilmiştir.
Konu çok geniş ve birçok başlığı ihtiva etmektedir. Bu bakımdan yalnızca makalenin başlığı bağlamında sınırlı sayıda nakilleri sunmakla yetineceğiz.
Selef kimdir, Ehli Sünnet Kimdir ?
Öncelikle selef kimdir? Ehli sünnet kimdir? kısaca değinelim.
İbn-i Manzur, Lisanu’l-Arab’da der ki; “Selef; senden önce geçen babaların (ataların) ve akrabalarından, yaş ve fazilet bakımından senden üstün olanlardır. Bu yüzden ilk devirlerde yaşayanlara ve Tabiine bu isim verilmiştir.“4
El-Kâşâni ise şöyle der; “Selefi Salih; ilk devirde ilimde derinleşenler, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in yoluyla hidayet bulanlar, O’nun sünnetini muhafaza edenler, Allah’ın, nebisi için sahabe olarak ve dinini ikame etmeleri için seçtiği kimseler, ümmetin razı olduğu imamlar, Allah yolunda hakkıyla cihat edenler, ümmete nasihat ve faydalı olmak için feragat edenler ve Allah yolunda O’nun rızası için canlarını harcayanlardır.”5
Gazali de selef kelimesini şöyle tarif ediyor; “Sahabe ve Tabiin’in mezhebidir.”6
El-Beycuri şöyle der: “Selef kelimesi ile kastedilen; önceki nebiler, sahabe, Tabiin ve onlara tabi olanlardır.“7
Raşid b. Sa’d şöyle der; “Selef, mükemmele rağbet ederdi. Yolu aynen izlerler ve baştan başa geçerlerdi.”8
Selef; Allah Azze ve Celle’nin, Kitab’ında övdüğü, kendilerinden razı olduğunu beyan ederek tezkiye ettiği şu kimselerdir. Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur:
وَالسَّابِقُونَ الْأَوَّلُونَ مِنَ الْمُهَاجِرِينَ وَالْأَنْصَارِ وَالَّذِينَ اتَّبَعُوهُمْ بِإِحْسَانٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ وَأَعَدَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي تَحْتَهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ
“Muhacirlerden ve Ensar’dan (İslâm yolunda) yarışanların öncüleriyle, onlara güzellikle tâbi olanlardan Allah hoşnut olmuş, onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. Allah onlara, içinde daimi kalacakları, (ağaçları) altından ırmaklar akan cennetler vadetmiştir. İşte bu, en büyük kurtuluştur.” (Tevbe 100)
Selef; Allah Rasulü sallallâhu aleyhi ve sellem’in lehlerinde hayır şahitliğinde bulunduğu ilk üç asırdır.
Abdullah b. Mes’ud radıyallahu anh’den gelen rivayette: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
خَيْرُ النَّاسِ قَرْنِى ، ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ ، ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ ، ثُمَّ يَجِىءُ أَقْوَامٌ تَسْبِقُ شَهَادَةُ أَحَدِهِمْ يَمِينَهُ ، وَيَمِينُهُ شَهَادَتَهُ
“İnsanların en hayırlıları benim asrımdakiler, sonra onlardan sonra gelenler, sonra da onlardan sonra gelenlerdir. Onlardan sonra şahitliği yeminini geçen, yemini de şahitliğini geçen (kendisinden istenmediği halde yemin ederek şahitlik eden) kimselerin bulunduğu topluluklar gelir.”9
Nitekim İmam el-Elbani rahimehullah şöyle demiştir: “Bizlerin “selef” sözü ile kastettiğimiz şey, resuller ve nebilerden sonra yeryüzünde bulunmuş en hayırlı topluluktur. Onlar, ilk nesil olan, Allah Resulü aleyhissalâtu vesselam’ın sahabesi, sonra ikinci asırda gelen tabiin, sonra üçüncü asırda gelen etbau’t tabiin’dir. Kendilerine “selef” adı verilenler, işte bu üç asırda yaşamış olanlardır. Ümmetin en hayırlıları da onlardır. Madem ki bu ümmet, bütün ümmetlerin en hayırlısıdır, öyle ise Resuller ve nebiler istisna edildiği taktirde onların, beşeriyetin en faziletlileri olduğu ortaya çıkacaktır.”10
Peki Ehli Sünnet Kimlerdir?

Sünnetin direği Ebu’l-Kasım et-Teymî el-İsbehanî şöyle demiştir: “Lugat âlimleri şöyle demişlerdir: Sünnet; gidişat ve yol demektir. “Falan sünnet üzeredir” veya “Ehl-i Sünnettendir” demelerinin anlamı; fiil ve sözde vahye ve esere/rivayetlere uyan kimse demektir. Zira Allah ve Resulüne muhalefet edilmesine rağmen sünnetten bahsedilemez.”11
Oysa bugün türlü bidatler içinde yüzenler, itikadi bidatlerin türlüsünün kendilerinde tezahür ettiği sünnet düşmanları kendilerini Ehl-i sünnetin kalesi ilan ediyor. Sünnete muhalefetle Ehl-i sünnetlik bir arada nasıl oluyormuş? Dediğimiz gibi sadece yavuz hırsızlık yapıyorlar.
İbn-i Receb şöyle demiştir: “Sünnet; tutulan yol demektir. Bu, râşid halifelerin üzerinde bulundukları itikad, amel ve görüşlere sarılmayı da kapsar. Bu kâmil sünnettir. Bu yüzden selef, önceden sünnet ismini ancak bunların hepsini kapsayacak şekilde kullanırlardı. Bu anlam, el-Hasen (el-Basrî), el-Evzâî, Fudayl b. İyâd ve sonraki âlimlerin birçoğundan rivayet edilmiştir. Onlar, sünnet kelimesini; dinin aslı olmasından ve bu konudaki muhalefetin tehlikesinin büyük olmasından dolayı itikad/inanç ile ilgili konularda kullanmışlardır.”12
Selefilik Ehli Sünnetten Midir? Sorusuna Günümüz İlahiyatçılarından Objektif Birkaç Örnek
Ehl-i sünnetin, Selef-i Salih’inin yolundan gidenlerin namert düşmanı olan sapkın sufileri bir tarafa bırakalım ve konuyu tarafsız bir bakış açısıyla sunmak adına, ülkemiz ilahiyatçılarından selefin menheci üzere olmamakla birlikte kısmen objektif bir bakış açısıyla konuyu ele alan birkaç örnek sunmaya çalışalım.
“Tarihte ve Günümüzde Ehl-i Sünnet” adlı çalışmaya “Ehlü’s-Sünne ve’l-Cema’a” başlığıyla katkı sunan Erzurum Üniv. İlahiyat Fak. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mevlüt ÖZLER ilgili yazısında selef ve ehl-i sünnet kavramı hakkında şöyle diyor: “Kelimenin birinci anlamı bakımından Ehl-i Sünnet terkibi, müteşabihat konusu başta olmak üzere itikat alanında, meselenin derinliklerine dalmaksızın, sahabe ve tabiunun benimsedikleri teslimiyetçi metodu, bir başka ifadeyle Hz. Peygamber (s.a.v.) ile onun ashabının akaid sahasında takip ettikleri yolu izleyenleri ifade eder. Bu anlamda Ehl-i Sünnet herhangi bir ekol ve fırkanın ismi olmayıp; bir metodolojinin adıdır.
Tarihte bu teslimiyetçi metodu izleyenler ise özellikle hicretin ilk asrında, yani Mu’tezile, Matüridiyye ve Eş’ariyye gibi kendilerine has bir metodolojileri olan itikadi fırkaların zuhurundan önceki dönemde yer alan ve çoğunlukla “Selef” diye isimlendirilen nesildir. Bu anlamda “Selef”i bir ekol ya da fırka ismi olarak anlamamak gerekir. Selef, bir mezhebin değil, ilk neslin ve onun izlemiş olduğu metodun adıdır. Çünkü farklı anlayışların daha yeni ortaya çıkmaya ve itikadi ekollerin henüz oluşmaya başladığı bir dönemde, kurumsal anlamda bir fırkalaşmadan söz edilemeyeceği için hicretin birinci asrında Selef denilen bu ana kitle ve yolu bir fırka olarak kabul etmek doğru olmaz.
Buradan hareketle sonuç olarak şunu ifade etmek gerekir ki daha sonra hicri üçüncü asırda teşekkül edecek olan ve Eş’ariyye ile Matüridiyye’nin temsil ettikleri Ehl-i Sünnet çizgisi, metodik anlamda Selef’in teslimiyetçi anlayışına çoğunlukla uymadığından onları bu çerçevede değerlendirmek mümkün olmaz. Çünkü sonradan oluşmuş olan Matüridi ve Eş’ ari metot Selef’in aksine, itikadi konularda onların tartışmadıkları meseleleri tartışmış, teslimiyetçi metoda karşın, nakille birlikte akla ve akli te’villere önemli ölçüde yer vermiş, bu çerçevede müteşabihatla iştigali uygun görmeyen Selef’in hilafına müteşabih nasları te’vil etmişlerdir. Burada önemle kaydedelim ki bu müteahhir metodu izleme konusunda Ehl-i Sünnet dışında addedilelerek Ehl-i bid’at diye isimlendirilen fırkalar da Matüridiyye ve Eş’ariyye ile müştereklik arz etmektedirler.”13
Dikkat ettiyseniz dolaylı yoldan Eşarilik ve Maturidiliğin ehl-i sünnetten olmadığını, ehl-i bidat fırkalarla müşterekliği olduğunu itiraf etmiş oluyor.
Yine selef, ashabu’l-hadis, ehl-i sünnet isimlerinin aynı topluluk için kullanıldığına dair şöyle demiştir: “Bu noktada evvela şunu ifade edelim ki yaygın olan yanlış bir kanaatin aksine Ehl-i Sünnet doktrininin ilk fikir önderleri Eş’ari ve Maturidiler değildir. Onun için Ehl-i Sünnet tabirinin hicri üçüncü asra kadar olan devredeki kullanılışı ile günümüze kadar devam edip gelen kullanımının aynı olduğunu söylemek mümkün gözükmemektedir. Zira hicri üçüncü asrın sonlarına kadar Eş’arilik veya Maturidilik tarafından temsil edilen bir Ehl-i Sünnet’ten bahsedilemeyeceğine göre bu dönemde, yani hicri üçüncü asrın sonuna kadar geçen süreçte Ehl-i Sünnet’i kimlerin temsil ettiği sorusu ortaya çıkmaktadır.
Biz, bu sualin cevabını Eş’ari’de bulmaktayız. Eş’ari, “Makalatu’l-İslamiyyin” isimli eserinde Ehl-i Sünnet doktrininin kendisinden önce belirlendiğini gösteren ve adına “Ashabu’l-hadis ve Ehlu’s-Sünne’nin görüşleri” ismini verdiği bir akide metni sunmaktadır ki bu metin tetkik edildiğinde burada Ehl-i Sünnet’ten kastın kendisinden önceki dönemin metodolojisini temsil eden Selef ya da bir başka isimlendirmeyle Ashabu’l-Hadis olduğu anlaşılmaktadır. İşte Eş’ari, bu metne “Ashabu’l-hadis ve Ehlu’s-Sünne’nin görüşleri” başlığını koyarken bu suali cevaplandırmaktadır.
Şu halde Ehl-i Sünnet doktrininin ilk temsilcileri, Eş’ari ve Matüridi’den önce kendilerine Ashabu’l-Hadis denilen kimselerdir. Onlara bu ismin verilmesinin nedeni; kendilerinin bilhassa hadis alanındaki çalışmalarıyla meşhur olmuş olmaları, hadis tahsili, haberleri nakletmek ve hükümleri naslara dayandırmakla yetinip kıyasa başvurmamalarıdır. Dikkate şayandır ki, Eş’ari mezkûr akide metnine bu ismi koyarken Ashabu’l-Hadis’le Ehl-i Sünnet’i özdeşleştirmektedir. Öyleyse Eş’ari öncesi dönemde Ehl-i Sünnet demek, Ashabu’l-Hadis yani Selef demektir. İlgili metnin sonunda kendisinin de bu görüşleri paylaştığını kaydeden Eş’ari, böylece Ehl-i Sünnet’in kendisinden önce mevcut bir metodolojiyi ifade ettiğini anlatmış olmaktadır.”
Görüldüğü üzere Allah Azze ve Celle Ehl-i sünnete olan lütfu ile muhaliflerinin, dillerinden, kalemlerinden Ehl-i Sünnetin: selef-i salihinin hem kendilerini hem de onların yolunu takip eden hadis ehli topluluk olduğunu ortaya koymaktadır.
Şöyle devam ediyor: “Bu dönemde Ashabu’l-Hadis, “Kitabu’s-sunne” adıyla pek çok eser de telif etmiştir. Buradaki, “sunne (sünnet)” tabiri tamamen akideyle ilgili olarak Ashabu’l-Hadis’in inanç esaslarının bütününü ifade etmek için kullanılmıştır. Yani “sünne” Ashabu’l-Hadis’in akaid sistemine verilmiş bir isimdir. Bu isim altında yazılmış eserler, Ashabu’l-Hadis’in itikatla ilgili hadis rivayetlerinden derledikleri akaide dairdir. Ehl-i Sünnetin ilk temsilcileri konumunda bulunan Ashabu’l-Hadis’in Sünni, Eseriyye, Ehl-i hadis ve Selef gibi başka isimleri de vardır.
Hicri beşinci asır müelliflerinden es-Sabuni (v. 449/1057), akide alanında yazdığı eserine “Akidetü’s-Selef ve Ashabu’l-Hadis” adını koyarak, “Selefin Ashabu’l-Hadis’in özdeş bir ismi olduğunu açıkça göstermiştir.14
Görüldüğü üzere geçmiş ilim ehline kıyısından, köşesinden, kendi mezhepleri zaviyesinden dahi müracaat eden bir kimse Selef’in, Ehl-i sünnetin, ashabu’l-hadis’in tâ kendileri olduğunu itiraf etmek zorundadır. Hakkı, içerisinde çırpındığı bataklıktan sıçrattığı çamurlarla örtmeye kalkan kimseler o bataklıkta çırpına dursun, güneşi balçıkla sıvamaya çalışadursun, hak, kendi mezhep ve meşreplerinden az buçuk insaf sahibi olanların dahi gizleyemeyecekleri, örtmekten haya edecekleri şekilde açıktır.
Yine bu meyanda, Türkiye Diyanet Vakfı, İslam Ansiklopedisi, “Selefiyye” maddesinde bu hususa şöyle yer verilmiştir: “Sözlükte “önce gelmek, geçmek, geçmişte kalmak” anlamındaki selef (sülûf) kelimesinden gelen selefiyye “geçmiş insanlar, soy, fazilet ve ilim bağlamında önce gelip geçenler” demektir. Selef, terim olarak ilim ve fazilet açısından Müslümanların önderleri sayılan ashap ve tâbiîn için kullanılır. Selefin üstünlüğü ümmetin en hayırlısının Hz. Peygamber döneminde yaşayanlar, sonra onların ardından gelenler (sonra da onları takip edenler) olduğu yolunda rivayet edilen hadise dayanır (Müsned [nşr. Arnaût], IV, 76-77; Buhârî, “Şehâdât”, 9, “Aṣḥâbü’n-nebî”, 1; Müslim, “Feżâʾilü’ṣ-ṣaḥâbe”, 210-214).
“Sahâbe ve tâbiîn mezhebinde bulunan fakih ve muhaddislerin yolu” şeklinde de tanımlanan Selefiyye ayrıca “Ehl-i sünnet-i hâssa” olarak da anılır (Gazzâlî, s. 53; İzmirli, I, 98). Bu ekolün mensupları kendilerini “ehlü’s-sünne, ehlü’l-hadîs ve’s-sünne, ehlü’l-hak” gibi terkiplerle anarken muhalifleri onları Eseriyye, Haşviyye, bazan da Müşebbihe diye nitelendirmiştir.”
Görüldüğü üzere yukarıda naklettiğimiz benzer bir itirafı Türkiye Diyanet Vakfı akademisyenleri, hocaları da İslam Ansiklopedisi’nin ilgili maddesinde ortaya koymuşlardır. Hatta öyle ki saymakla konuyu uzatacağımız birçok eserde geçtiği üzere selefiyye’nin “ehl-i sünneti hâssa” olduğunu, yani asıl, has ehl-i sünnetin onlar olduğunu da belirtmişlerdir.
Yine Ondokuz Mayıs Ü. İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Fethi Kerim KAZANÇ’da Kelam Araştırmaları Dergisine 2010 yılında yazdığı yazısında her ne kadar yazısının tamamı dikkate alındığında sapla samanı karıştırmış olsa da az öncede belirttiğimiz gibi gün gibi açık olan hakkı da yer yer ifade etmiştir. İşte onun yazısından bir pasaj: “İslâm düşüncesinde dinin, iman kuvvetine bağlı saf ve berrak şeklinin ilelebet devam etmesini arzu edenler, bu fikri daima savunanlar, bu uğurda elden gelen gayreti gösterenler, “Selefiyye” diye nitelenmiştir…
Hz. Peygamber’den sonra selefin en faziletlisi dinlerini ondan sadâkat, ihlâs ve ihsan ile alan sahabe-i kiramdır [el-Ahzâb Sûresi, 33 / 23]. Onların ardından, bu ilk faziletli nesillerden sonra gelenler vardır ki Resûlullah onlar hakkında şöyle buyurmuştur: “İnsanların en hayırlısı benim içinde bulunduğum nesiller (Ashâb)dir. Sonra onlardan sonrakiler (Tâbiîler), sonra onlardan sonrakiler gelir (Etbâ-i Tâbiî). Sonra birtakım kavimler gelir ki, onlardan birinin şehadeti (ihtirâs ile) yeminine, yemini de şehadetine takaddüm eder.”
İşte bu nedenledir ki, sahabe ve tabiin uyulmaya başkalarından daha layıktır. Bunun sebebi onların imanlarındaki sadâkatleri ve ibadetlerindeki ihlâslarıdır. Onlar akidenin bekçileri, şeriatın koruyucularıdır. Söz ve amel olarak şeriatla amel edenlerdir. Bundan dolayı Allah, dinini yaymak ve Resul’ünün sünnetini tebliğ etmek için onları seçmiştir. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan biri hariç hepsi cehennemdedir.” Kurtulan fırka hangisidir, ey Allah’ın Resulü? diye sordular. “Benim ve ashabımın yolundan gidenlerdir” buyurdu.
Diğer zamanlarda Selef-i Sâlihîn’e uyan ve onların yolundan giden herkese hem onlara nispet etmek hem de selefin yoluna muhalefet ederek başkalarının yoluna uyanları ayırt etmek amacıyla “Selefi” denmiştir. “Selefilik” lafzı, Selef-i Sâlihîn’in İslâm’ı algılamak, anlamak ve uygulamak noktasında izledikleri yolun ve yöntemin özel ismi haline gelmiştir. Buna göre Selefilik kavramı, Allah’ın Kitabına ve Rasûlullah’ın sahîh sünnetine açıkta ve gizlide sımsıkı sarılan, ilk üç neslin yolundan giden ve kıyamete kadar onları izleyen kimseler hakkında kullanılmaktadır.
Ehlü’l-Eser ve Ashâbu’l-Hadîs’in temsil ettiği muhfazakâr din söylemi ve rivayete dayalı din anlayışı, “selef mezhebi” altında ilk İslâm nesillerinin din anlayışı olarak algılanmış, bu ilk nesiller bir ölçüde kutsal sayıldıklarından ötürü onların yolu da hak mezhep olarak kabul edilmiştir. Selefi düşünce tarzında, Kur’an ve Peygamberin yaşam biçimi olan Sünnet, bilginin ve dinsel otoritenin kaynağı olarak kabul edilmektedir.
Selefiyye’nin, nasları algılamak ve delillendirme konusundaki yöntemi, Allah’ın Kitabında ve Peygamber’in sahih sünnetinde gelenlere zahiren ve bâtınen uymak ve bunlara mutlak teslim olmaktan ibarettir. Selefiler, küçük ve büyük bütün meselelerde Peygamber’in yoluna ve sünnetine uymayı ve ona tereddütsüz teslim olmayı rahmete, kurtuluşa, başarıya ve Allah’ın rızasına ulaşmanın yegâne yolu olarak görürler. Selefiyye âlimlerine göre, Kitap veya sahih Sünnete; kıyas, zevk, keşif, şeyh sözü ve bir imam sözü ile karşı çıkılmaz. Çünkü din Rasûlullah’ın hayatında tamamlanmıştır [el-Mâide Sûresi, 5 / 3].
Selefiyye âlimleri, mertebesi ne olursa olsun, ilim ve amel açısından hangi dereceye varırsa varsın, Allah kelâmı ile Rasûlünün sözünün önüne hiç kimsenin sözünü geçirmezler. Selefiyye âlimleri, Rasûlullah’ın dışında kimsenin masum olduğuna inanmazlar. Hükmü kapalı konularda zaruret miktarınca içtihad edilmesini caiz görmektedirler. Bununla beraber, sözü Kuran ve Sünnete uygun olmadığı sürece, hiç kimsenin sözüne taassupla bağlanmazlar.”15
Bu gibi örnekler en azından meselenin belirli noktalarında objektif davranmaktan kaçınmayan ilahiyatçı ve akademisyenler tarafından çokça ifade edilmiştir. Son olarak Prof. Dr. Âdem APAK’ın Tarihten Günümüze Selefilik konulu çalışmaya katkı sunduğu İslam Tarihi boyunca Selef ve Selefilik Kavramlarının Anlam Serüveni başlıklı yazısında ifade ettiklerini aktaralım: “Günümüzde Selefiyye olarak bilinen siyasi ve itikadi ekol veya hareketin tarihsel temelleri İslam tarihinin ilk asırlarına kadar ulaşır. Bu anlayış aslında fikir olarak Hicretin 2. ve 3. asrında başlamış, tarihte anılan isimleriyle “Ehlü’l-Eser”, “Ehlü’l-Hadis” ve “Ashabu’l-Hadis” gibi dini grup nitelendirmeleri şeklinde farklı devirlerde farklı anlamlarla isimlendirilmiştir.
Bu tebliğde Selef ve bu kelimeden türeyen Selefiyye kavramlarının İslam tarihi sürecinde kazandığı anlamlar üzerinde durulacak, başka bir ifadeyle Selefiyye kavramının anlam süreci ortaya konulmaya çalışılacaktır. Sözlükte önce gelmek, geçmek, geçmişte kalmak anlamındaki selef kelimesinden türeyen Selefiyye tabiri, esas itibariyle geçmiş insanlar veya fazilet ve ilim yönünden önce gelip geçenler demektir. Selef ifadesi özel anlamıyla geçmiş zamanda gerek fazilet gerekse ilim açısından Müslümanların önderleri sayılan Ashab, Tabiin ve Etbau’t-Tabiin için kullanılır.
Buna delil olarak da ümmetin en hayırlısı Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminde yaşayanlar, sonra onların ardından gelenler (sonra da onları takip edenler) olduğu şeklindeki rivayet gösterilir. Sahabe ve Tabiin mezhebinde yürüyen fakih ve muhaddislerin yolu olarak da tanımlanan Selefiyye, bu sebeple Ehl-i Sünnet’in özü, öncüsü ve esasını ima eder şekilde Ehl-i Sünnet-i Hassa olarak da anılır. Nitekim bu konuda otorite kabul edilen Gazali’ye göre Selef, Sahabe ve Tabiin demek, Selef yolu ise bu iki neslin haberi sıfatlarla ilgili tutumunu takip etmektir.“16
Değerli kardeşim! İşte bunlar kendisi selefiyyeden olmayan akademisyenlerin tanımlarıdır. Gördüğün üzere “selefiyye ehl-i sünnetten midir” sorusu nasılda abes kalıyor. Zira selefiyye ehl-i sünnetin hası, özü, öncüsü, esasıdır.
Selefin Sözleri ve Ehli Sünnet Ulemasının İzahı
Selefiyyeden olmayanların selefiyye hakkındaki tanımlarını zikrettikten sonra birazda konuyla ilgili naslara, selefin ve ehl-i sünnet ulemasının sözlerine kısaca değinelim.

Selef-i Salihin ve onlara güzelce uyanlar Allah’ın ve Resul’ünün emirlerine tabi olarak Allah’ın kitabına ve Resul’ünün sünnetine uymuş, başka yollardan yüz çevirmişlerdir. Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur:
وَأَنَّ هَذَا صِرَاطِي مُسْتَقِيمًا فَاتَّبِعُوهُ وَلَا تَتَّبِعُوا السُّبُلَ فَتَفَرَّقَ بِكُمْ عَنْ سَبِيلِهِ ذَلِكُمْ وَصَّاكُمْ بِهِ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ
“Bu, hiç şüphesiz, benim dosdoğru yolumdur; bu itibarla ona uyun; diğer yollara uymayın. Aksi halde sizi O’nun yolundan ayırır. İşte sakınasınız diye Allah size bunları tavsiye etmiştir.”17
Abdullah b. Mes’ud radıyallahu anh’den gelen rivayette, o şöyle demiştir: “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bize bir çizgi çizdi ve:
هَذَا سَبِيلُ الله ثُمَّ خَطَّ خُطُوطًا عَنْ يَمِينِهِ وَعَنْ شِمَالِهِ ثُمَّ قَالَ هَذِهِ سُبُلٌ عَلَى كُلِّ سَبِيلٍ مِنْهَا شَيْطَانٌ يَدْعُو إِلَيْهِ ثُمَّ تَلَا: وَأَنَّ هَذَا صِرَاطِي مُسْتَقِيمًا فَاتَّبِعُوهُ
“Bu Allah’ın yoludur” dedi. Sonra sağına ve soluna çizgiler çizerek: “Bunlar da yollardır. Her yolun başında ona davet eden bir şeytan vardır” dedi. Sonra da “Bu, hiç şüphesiz, benim dosdoğru yolumdur, ona uyun…” ayetini okudu.”18
İrbâz b. Sâriye radıyallahu anh’den gelen rivayette: “Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
فَإِنَّهُ مَنْ يَعِشْ مِنْكُمْ يَرَى بَعْدِي اخْتِلَافًا كَثِيرًا، فَعَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ، وَعَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ ، وَإِيَّاكُمْ وَمُحْدَثَاتِ الْأُمُورِ، فَإِنَّ كُلَّ مُحْدَثَةٍ بِدْعَةٌ، وَإِنَّ كُلَّ بِدْعَةٍ ضَلَالَةٌ
“Şüphesiz aranızda yaşayacak olanlarınız, benden sonra birçok ihtilaflar görecektir. Size sünnetime ve hidayet edilmiş râşid halifelerin sünnetine sarılmak düşer. Ona azı dişlerinizle tutunun. Sizleri dinde sonradan çıkarılan işlerden sakındırırım. Zira dinde sonradan çıkarılan her yenilik bidattir ve muhakkak ki her bidat sapıklıktır.”19
Ali el-Kari der ki; “Yani; “Şüphesiz onlar benim sünnetimden başkasıyla amel etmezler” Burada sünnetin halifelere izafesi, ancak sünnetle amel etmeleri, sadece onunla delil getirip, onu tercih etmeleri sebebiyledir.”20
Fullani, de şöyle der; “Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in, Ebu Bekir’in ve Ömer’in radiyallahu anhuma sünneti denildiği zaman, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in vefat ettiğinde üzerinde olduğu şey kastedilir.”21
Hafız İbn-i Hibban, Sahih’inde, İrbad b. Sariye radiyallahu anh hadisini rivayet ederken, bu hadisi “Ümmeti Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem’in fırkalara ayrılmış ümmeti arasında, kurtuluş fırkasının vasfı” başlığı altında kaydetmiştir.22
Ebu Hureyre radıyallahu anh’den gelen rivayette: Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
خَلَّفْتُ فِيكُمْ شَيْئَيْنِ لَنْ تَضِلُّوا بَعْدَهُمَا كِتَابَ اللَّهِ وَسُنَّتِى وَلَنْ يَتَفَرَّقَا حَتَّى يَرِدَا عَلَىَّ الْحَوْضَ
“Size onlardan sonra sapıtmayacağınız iki şey bıraktım; Allah’ın kitabı ve sünnetim. Bu ikisi havz akıncaya kadar ayrılmadan gelecektir.”23
Enes b. Mâlik radıyallahu anh’den gelen rivayette ise Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
إِنَّ بَنِي إِسْرَائِيلَ افْتَرَقَتْ عَلَى إِحْدَى وَسَبْعِينَ فِرْقَةً ، وَإِنَّ أُمَّتِي سَتَفْتَرِقُ عَلَى اثْنَتَيْنِ وَسَبْعِينَ فِرْقَةً ، كُلُّهُمْ فِى النَّارِ إِلاَّ وَاحِدَةً فَقِيلَ يَا رَسُولَ اللهِ وَماَ هَذِهِ الْواَحِدَة فَقَبَضَ يَدَهُ وَقاَلَ الْجَمَاعَةُ فاَعْتَصِموُا بِحَبْلِ اللهِ جَمِيعاً وَلاَ تَفَرَّقوُا
“Muhakkak ki İsrailoğulları yetmiş bir fırkaya ayrıldılar. Şüphesiz ümmetim yetmiş iki fırkaya ayrılacak, biri dışında hepsi ateşte olacaktır.” Denildi ki: “Ey Allah’ın resulü! O (kurtulan) hangisidir?” Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem elini yumdu ve şöyle buyurdu: “el-Cemaat’tir. Allah’ın ipine toptan sarılın, ayrılığa düşmeyin”24
Hadis-i şeriflerde “el-cemaatu, fırkatu’n-naciye, taifetu’l-mansura olarak vasfedilen topluluk başta selef-i salihin olmak üzere onlara güzelce uyanlardır. İşte Ehl-i sünnet bunlardır.
İbn-i Hazm şöyle demiştir: “Hak ehli olarak zikrettiğimiz; Ehl-i Sünnet’tir ve onların dışındakiler bidat ehlidir. Zira onlar sahabeler – radıyallahu anhum – ve onların menhecinde yürüyen tabiinin hayırlıları – rahimehumullah -, sonra hadis ashabı ve bugüne gelinceye kadar onlara tabi olan fakihler topluluğudur. yeryüzünün doğusunda ve batısında onlara uyan halktır. Allah’ın rahmeti onların üzerine olsun.”25
El-Lâlekâî; Usulu İtikadi Ehli’s-Sunne ve’l-Cemaa kitabının mukaddimesinde, Ehl-i Sünnet’i nitelerken şöyle demiştir: “O; tâifetu’l-mansûra/yardım olunmuş taife, fırkatu’n-nâciye/kurtulan fırka, asabetu’l-hâdiye/hidayet grubu ve sünnete sarılan cemaatu’l-âdile/âdil cemaat’tir.”26
İbn-i Teymiyye, Akidetu’l-Vâsitiyye’nin başında şöyle der: “Bu, kıyamet gününe kadar yardım gören kurtulmuş fırka olan Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in akidesidir.”27
İbn-i Bâz da şöyle demiştir: “Fırkatu’n-Nâciye/kurtulan fırka; yardım olunmuş tâife/tâifetu’l-mansûra’dır. Onların özellikleri selefe tâbî olmak ve Sahabe radıyallahu anhum ile onlara güzelce tâbî olanların yolunda gitmektir.”28
İmam Zehebi, Siyeri A’lamin Nubela’da, Hafız ed-Darakutni’nin şu sözünü nakleder; “Bana kelam ilminden daha çirkin gelen bir şey yoktur. Kişi, asla kelam ve cidal ilmine girmemeli ve o ilme dalmamalıdır. Bilakis Selefi olmalıdır.“29
Selefîlik işte budur. Yani ehl-i sünneti hassa olan Selef-i salihine, yani bu dini en güzel şekilde anlamış ve yaşamış olan, Allah’ın ayetlerinin inişine bizatihi şahit olmuş olan, onların uygulamasını Allah’ın Resulünden bizatihi görüp alan, Allah’ın Resulüne arkadaş olarak seçtiği sahabeye, tahrifçilerin tahrifinden korunmuş olan onların yoluna uyan Tabiine, Tebe-i Tabiine uymak, onların izi sıra gitmek, akidede ve amelde onların yoluna, metoduna, menhecine mensubiyettir. Kendilerine uyulmaya, peşi sıra gidilmeye onlardan daha layık kim olabilir?
Ki Selef-i Sâlihin, Rabbimiz Azze ve Celle’nin Kur’an-ı Kerîm’de kendilerine muhalefet etmekten ve onlardan başkalarının yollarını izlemekten sakındırdığı kimselerdir. Şöyle Buyurmuştur:
“Kendisi için dosdoğru yol belli olduktan sonra, kim Peygamber’e karşı gelir ve müminlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yönde bırakır ve cehenneme sokarız; o ne kötü bir yerdir”30
Yine şöyle buyurmuştur:
فَإِنْ آمَنُوا بِمِثْلِ مَا آمَنْتُمْ بِهِ فَقَدِ اهْتَدَوْا وَإِنْ تَوَلَّوْا فَإِنَّمَا هُمْ فِي شِقَاقٍ
“Eğer onlar da sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse, şüphesiz hidayete ererler. Yok, eğer yüz çevirirlerse, onlar, muhakkak, düşmanlık içindedirler.”31
Abdullah b. Amr radıyallahu anhuma’dan gelen rivayette, Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
إِنَّ بَنِى إِسْرَائِيلَ تَفَرَّقَتْ عَلَى ثِنْتَيْنِ وَسَبْعِينَ مِلَّةً وَتَفْتَرِقُ أُمَّتِى عَلَى ثَلاَثٍ وَسَبْعِينَ مِلَّةً كُلُّهُمْ فِى النَّارِ إِلاَّ مِلَّةً وَاحِدَةً قَالُوا وَمَنْ هِىَ يَا رَسُولَ اللَّهِ قَالَ مَا أَنَا عَلَيْهِ وَأَصْحَابِى
“Muhakkak ki İsrail oğulları yetmiş iki millete bölündüler. Benim ümmetim de yetmiş üç fırkaya bölünecektir. Biri dışında hepsi de ateştedir.” Dediler ki: “O (kurtulan) biri hangisidir ey Allah’ın Resulü?” Şöyle buyurdu: “Benim ve ashabımın üzerinde bulunduğumuz yolda olanlardır.”32
عَنْ أَبِي بُرْدَةَ، عَنْ أَبِيهِ، قَالَ صَلَّيْنَا الْمَغْرِبَ مَعَ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم ثُمَّ قُلْنَا لَوْ جَلَسْنَا حَتَّى نُصَلِّيَ مَعَهُ الْعِشَاءَ – قَالَ – فَجَلَسْنَا فَخَرَجَ عَلَيْنَا فَقَالَ ” مَا زِلْتُمْ هَا هُنَا ” . قُلْنَا يَا رَسُولَ اللَّهِ صَلَّيْنَا مَعَكَ الْمَغْرِبَ ثُمَّ قُلْنَا نَجْلِسُ حَتَّى نُصَلِّيَ مَعَكَ الْعِشَاءَ قَالَ ” أَحْسَنْتُمْ أَوْ أَصَبْتُمْ ” . قَالَ فَرَفَعَ رَأْسَهُ إِلَى السَّمَاءِ وَكَانَ كَثِيرًا مِمَّا يَرْفَعُ رَأْسَهُ إِلَى السَّمَاءِ فَقَالَ ” النُّجُومُ أَمَنَةٌ لِلسَّمَاءِ فَإِذَا ذَهَبَتِ النُّجُومُ أَتَى السَّمَاءَ مَا تُوعَدُ وَأَنَا أَمَنَةٌ لأَصْحَابِي فَإِذَا ذَهَبْتُ أَتَى أَصْحَابِي مَا يُوعَدُونَ وَأَصْحَابِي أَمَنَةٌ لأُمَّتِي فَإِذَا ذَهَبَ أَصْحَابِي أَتَى أُمَّتِي مَا يُوعَدُونَ ” .
Ebu Burde’den, o da babası (Ebu Musa el-Eşari radiyallahu anh’)den olmak üzere gelen rivayette, o şöyle demiştir; “Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem ile akşam namazını kıldıktan sonra dedi ki; “Onunla yatsı namazını kılıncaya kadar otursak” dedi ve oturduk. Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem çıktı geldi ve buyurdu ki; “Niçin burada kaldınız?” Dedik ki; “Ey Allah’ın Resulü! Seninle beraber akşam namazını kıldıktan sonra, seninle beraber yatsı namazını kılıncaya kadar oturalım dedik.”
Buyurdu ki; “Güzel yapmışsınız, isabet olmuş” sonra başını semaya kaldırdı. Bu şekilde başını çok defa semaya kaldırırdı. Buyurdu ki; “Yıldızlar sema için güvencedir. Yıldızlar kaybolunca göğün başına korkulan şey (yahut va’dolunan şey) gelir. Ben de ashabımın güvencesiyim. Ben gidersem, ashabımın başına korktukları (yahut va’dolunan şey) gelir. Ashabım da ümmetimin güvencesidir. Ashabım giderse, ümmetimin başına korktukları (yahut va’dolunan şey) gelir.”33
Yani ümmetin güvencesi, emniyeti kendileri için yıldızlar mesabesinde olan sahabenin yoluna uymaktadır.
Başta da dediğimiz gibi sapkın sufi takımının isimlerini kullandıkları ama müsemmada esasen onlara da düşman oldukları Ehl-i sünnet ulemasının tabi oldukları ve davet ettikleri yol da bundan yani selefin yolundan -ki o Kitap ve Sünnet’e uymaktır- başkası değildir. Onların bu minvaldeki sözlerinin örnekleri sayılamayacak kadar çoktur. Birkaç örnekle kifayet edelim.
İmam Malik b. Enes rahimehullah şöyle demiştir: “Bu ümmetin sonradan gelenleri, ancak öncekilerinin salah bulduğu şey ile kurtuluşa erebilir.”34
Ömer b. Abdulaziz rahimehullah tavsiyede bulunduğu bir arkadaşına şu şekilde yazdı: “Bundan sonra. Sana Allah’tan korkmanı, işinde dengeli olmanı, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetine uymanı, sünnet geçtikten sonra çıkarılan yenilikleri terk etmeni ve yürürlükteki sünnete sıkıca sarılmanı tavsiye ederim. Zira sünnet, Allah’ın izniyle senin için bir güvencedir.
Şunu iyi bil ki, insanların ortaya attıkları ne kadar bidat varsa, mutlaka bu bidat ortaya atılmazdan önce onun kötülüğüne dair Kur’an ve Sünnette bir delil veya söz geçmiştir. Sünneti sünnet kılan, sünnetin dışında bulunan hata, ayak kayması, ahmaklık ve haddi aşma gibi fiilleri bilerek sünnet kılmıştır. Selefin kendileri için seçip razı oldukları yolu sen de seç ve ondan razı ol.
Çünkü onlar anladıkları bir ilim üzerindedirler ve derin bir bakışla sakındılar. Onların meseleleri kavramaları başkalarından daha kuvvetli idi. Onların üzerinde bulundukları fazilet daha layıktır. Eğer siz hidayet üzerinde bulunuyorsanız, onlar bu konuda sizi geride bırakmışlardır. Eğer ancak onlardan sonra çıkarılanları söylerseniz, bunları onların yoluna uymayanlar ve onların yolundan yüz çevirenler uydurmuşlardır. Şüphesiz onlar öncülerdir. Onlar yeteri kadar konuşmuşlar, din konusunda gönüllere şifa verecek şeyler ortaya koymuşlardır. Onların kısıtlamalarının altında bir kısıtlama ve onların genişlettiklerinin üzerinde bir genişletme söz konusu olamaz. Nitekim bir topluluk kısıtlanan bir şeyi daha çok kısıtlayarak kendilerine kabalık etmiş, diğer bir topluluk da onların ölçülerinin üzerine çıkarak sınırı aşmışlardır. Şüphesiz selef, iki ölçüsüzlüğün arasında, dosdoğru bir yol üzerindedirler.”35
İmam Ahmed rahimehullah şöyle demiştir: “Bize göre sünnetin esasları şunlardır: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabının üzerinde bulundukları yola sarılmak ve onlara uymak, bidatleri terk etmek, her bidati sapıklık olarak bilmek…”36
Ebû Nasr es-Secezî şöyle demiştir: “Ehl-i Sünnet; sâlih selefin – Allah onlara rahmet etsin – Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’den veya hakkında Kitap ve Sünnette nas sabit olmamış konularda sahabe radiyallahu anhum’dan naklettikleri itikad üzerinde sabit kalanlardır. Zira sahabeler razı olunmuş imamlardır. Onların eserlerine uymamız ve sünnetlerine tâbî olmamız emredilmiştir. Bu, hakkında delil ve hüccet ikamesine ihtiyaç olan konuların en açığıdır.”37
Selefilik, İslam adı dışında bir isim almak değildir. Nitekim Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur:
هُوَ سَمَّاكُمُ الْمُسْلِمِينَ مِنْ قَبْلُ وَفِي هَذَا
“Daha önceki kitaplarda ve bu Kitapta, sizi Müslüman diye isimlendirmiştir.”38
Meymûn b. Mihrân şöyle demiştir: “Seni “İslâm” adı dışındaki bütün isimlerden sakındırırım.”39
Ehl-i Sünnet kelimesinin İslam’a nispetten ayrılamayacağı hususunda İmam Berbeharî’nin şu sözünü nakledebiliriz. O şöyle demiştir: “Bilin ki, İslâm, Sünnetin ta kendisi, Sünnet de İslâm’ın ta kendisidir.”40
“Selefiyye” isminin ortaya çıkıp kullanılması ile ilgili ise Selim b. İ’yd el-Hilali “Niçin Selefin Menhecini Seçtim” adlı risalesinde, şöyle der: “Aykırılıklar ve Müslümanların cemaatinden yüz çevirmeler zuhur edince, “Selefiyye” kelimesi ortaya çıktı. Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem, fırkalar hadisinde, bunun manasına işarette bulunmuştur; “Bugün benim ve ashabımın üzerinde bulunduğumuz yol.” Kitap ve Sünnet üzere yol aldığını iddia eden fırkalar çoğalınca, ümmetin alimleri kalktı ve “Hadis ehli ve selef” diyerek bu çoğunluktan onu ayırdılar.
Böylece Selefiyye, gidişatlarının sahih İslam üzere oluşuna garanti verilmiş işe nispet edilmeleriyle diğer İslami gruplardan ayrıldı. O da: üzerinde Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabının, muhacirlerin, Ensar’ın ve onlara en güzel şekilde tabi olanların olduğu yoldur ki onlar, en hayırlı nesil oluşlarına şahitlik edilmiş nesildir.”41
Bu isim ve mensubiyetin diğer fırkalarda olduğu gibi kişilere mensubiyet olmadığı hakkında, El-Lâlekâî şöyle demiştir: “Hadis ashâbı dışında bir mezhebe bağlanan herkesin dayandığı bir görüş sahibi vardır. Hadis ashâbının görüşlerinin önderi ise Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem’dir. Onlar, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e nispet edilirler. O’nun ilmine dayanırlar. O’nunla delil getirirler. O’na kaçarlar, O’nun görüşüne uyarlar ve bununla iftihar ederler. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetinin düşmanlarına karşı O’na olan yakınlıklarıyla üstün gelirler. Anılmak bakımından bundan daha güzel bir şeref, övünme sahasında bundan daha yüce bir isme sahip olan başka kim vardır?”42
İbn Teymiyye rahimehullah ise bu konuda şöyle der: “Selef mezhebinde olduğunu açıklayan ve kendisini selefe nispet eden kimse kınanamaz. Bilakis ondan bunu ittifakla kabul etmek gerekir. Zira selefin mezhebi haktan başkası olamaz.”43
Zira kendisini selefe nispet eden, sünnete ve sünnet ehlinin öncüleri olan selef-i salihinin bulunduğu yola, menhece nispet ediyor demektir. Ki onların yolu, menheci akide de olsun, amelde olsun ancak Allah’ın Kitabı ve Resul’ünün Sünneti idi.

Nitekim İmam el-Elbani rahimehullah: “Ben kitap ve sünnete salih selefimizin menheci üzere bir Müslümanım” demenin hülasası “ben selefiyim” demektir.” demiştir.44
Ehli sünnet uleması, hiçbir zaman insanları, bid’at ehlinin yaptığı gibi, kendi mezheplerine, tarikatlarına, şeyhlerine, kendi heva heveslerine davet etmediler. Onlar insanları ancak ve ancak kendilerinin de tabi olduğu selefin yoluna, sünnete uymaya davet ettiler. Kurtuluş yolu da ancak budur.
İmam Mâlik rahimehullah şöyle demiştir: “Sünnet, Nûh aleyhi’s-selam’ın gemisidir. Ona binen kurtulur, geri kalan boğulur.”45
El-Evzâî rahimehullah ise daha da ayrıntılı bir ifade kullanarak şöyle demiştir: “Sünnet üzerinde kalmak için nefsine karşı sabret. Kavmin (selefin) durdukları yerde sen de dur, onların söylediklerini sen de söyle, onların sustukları konuda sende sus ve salih selefinin yolunu tut. Zira onlara geniş gelen şey sana da geniş gelecektir.”46
Ebû Hanîfe rahimehullah da şöyle demiştir: “Hadis sahih ise benim mezhebim de odur.”47
Yine şöyle demiştir: “Hiç kimsenin nereden aldığımızı bilmeden bizim görüşümüzü kabul etmesi helal değildir.”48
İmam Malik yine şöyle demiştir: “Ben sadece bir insanım. Hata da ederim, isabet de ederim. O halde görüşüme bakınız, bütün Kitap ve sünnete uygun olanlarını kabul ediniz, Kitap ve sünnete uygun olmayan bütün görüşlerimi de terk ediniz.”49
İmam Şafiî rahimehullah ise şöyle demiştir: “Müslümanlar; kendisine Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem’den bir sünnet açıkça ulaşan kimsenin onu bırakıp da insanlardan birinin görüşünü alamayacağı hususunda icma etmişlerdir.”50
Yine şöyle demiştir: “Size Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem’in hadisi sahih olarak ulaşırsa onu alın ve benim görüşümü bırakın.”51
İmam Ahmed rahimehullah ise şöyle demiştir: “el-Evzaî’nin görüşü, Mâlik’in görüşü ve Ebû Hanife’nin görüşü, bütün bunlar birer görüştür. Bana göre bunların hepsi birdir. Delil ancak rivayetlerde gelenlerdir.”52
Başta da dediğimiz gibi onların bu tarz sözleri çok fazladır. Birer örnekle iktifa ettik. Görüldüğü üzere ehl-i sünnet ulemamızın sözleri nerede, ehl-i sünnet düşmanı, ehl-i bidatin katmerlisi olan bu sapkın sufi takımının sözleri nerede? Acaba bu Sünnet İmamlarının akide ve menhecine uygun akide ve menhece sahip olan, onlar mı yoksa çamur at izi kalsın mantığıyla türlü türlü iftiralar düzdükleri, Allah Resulü ve ashabının yoluna uymaktan başka gayeleri olmayan Selefiyye midir?
Oysa kınanmayı ve zemmi hak eden Selefin yoluna uymayanlardır.
Ali radıyallahu anh, İbn-i Abbâs radıyallahu anhuma’yı Haricîlerle tartışmaya gönderdi. Onlara söylediği ilk şey şu oldu: “Sizin yanınıza Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in Muhacirlerden ve Ensar’dan olan ashabı ile Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in hem amcaoğlu hem de damadı olan zatın yanından geliyorum. Kur’an onların üzerine inmiştir. Kur’an’ın tevilini onlar sizden iyi bilirler. Sizin aranızda ise onlardan kimse yoktur.”53
Burada selefin yoluna muhalefet eden her bir sapkın taifenin yanı sıra özellikle diğer bir sapkın taife olan haricilere, tekfirci zihniyete de uyarı vardır. Yani onlara: “Uyulacak, takip edilecek yol, selefi salihin olan ashabın yoludur. Oysa onlardan kimse aranızda yoktur. Nasıl hak üzere olabilirsiniz?” deniliyor. Tabi ki bu, akideleri, sözleri, amelleri selefin yoluna muhalif olduğu halde kendini hakta sanan her taife için de geçerlidir.
Bununla birlikte bu taifenin son zamanlardaki tezat durumlarından biri de konumuza müteallik olarak, tıpkı sufilerin kendilerini ehl-i sünnet zannedip, esasen tamamen karşısında bulundukları ehli sünnetliği kimseye bırakmadıkları gibi bu harici, tekfirci takımı da selefin geçmişte kendilerinin önderleri olan haruriyye ile savaşmış olmalarına, onları yeryüzü insanlarının en şerlileri saymalarına bakmaksızın son zamanlarda selefiliği dillerine dolayıp, kendilerini selefi diye tanımlamarıdır. Oysa selef onların atalarıyla, akide birliğinde oldukları önderleriyle daima savaş ve mücadele halinde olmuştur.
İşte sapkın sufi takımından bazı şarlatanların Selefiyye’ye düşmanlık için kolladığı fırsatlardan biri de böylece ellerine geçmiş ve kendileri gibi sapkın, kendilerinin ehl-i sünnetin ismine çöktüğü gibi selefiyye’nin ismine çöken bu tekfirci takımını göstererek Selefiyye’ye karşı her türlü hakareti ve düşmanlığı yapmaktadırlar. Oysa nasıl ki kendileri ehl-i sünnet değil ehl-i bidattir, bu harici, tekfirci zihniyette aynı şekilde bir başka ehl-i bidattir. Onların bidatlerini açıklamanın yeri ise burası değildir.
Bu sapkın taifelerin insanları nasıl aldattıkları ve onlardan ve sözlerinden, yazıp, çizdiklerinden uzak durulması gerektiğiyle alakalı İbn-i Teymiyye rahimehullah şöyle demiştir: “Sapıklık ehlinin bu gibi tahriflere düşmelerinin temelinde Allah Teâlâ’nın kitabını, Sahabe ve tabiinin anladıkları gibi anlamaktan yüz çevirmeleri ve onun delalet ettiği anlama zıddıyla itiraz etmeleri vardır. İşte bu, Allah ve Resulüne karşı en büyük saptırmadır. Lakin bu nifak ve aldatma yoluyla olmaktadır.”54
Ebû Murre el-Kindî, Şam’dan bir kitapla geldi ve onu Abdullah b. Mes’ûd radıyallahu anh’e getirerek verdi. İbn-i Mes’ûd radıyallahu anh ona baktı, sonra bir tas ve su istedi. Kitabı bu suyun içinde sildikten sonra şöyle dedi: “Sizden öncekiler ancak kitaplarını terk edip başka kitaplara tabi olmaları sebebiyle helak oldular.”55
Buna karşın bugün ehli sünnetin düşmanı olan, zikrettiğimiz takımdan bazı zevat kendi bozuk, hangi yönden baksan türlü şirk ve bidat içerisinde yüzen akide ve amellerine insanları davet etmekte, bunlara karşı insanları, Müslümanları uyaran, korumaya çalışan sünnet ehlini ise hedef göstererek, bid’atçi ilan etmektedirler. Lakin bu ehli sünnet düşmanları istemese de diledikleri gibi iftiralar saçarak çırpınsa da hak üzere olan bir taife Allah’ın yardımı ile kıyamete kadar devam edecektir.
Nitekim Sevbân radıyallahu anh’den gelen rivayette, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
لاَ تَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ أُمَّتِى ظَاهِرِينَ عَلَى الْحَقِّ لاَ يَضُرُّهُمْ مَنْ خَذَلَهُمْ حَتَّى يَأْتِىَ أَمْرُ اللَّهِ وَهُمْ كَذَلِكَ
“Ümmetimde hak üzere galip olan bir taife bulunmaya devam edecek, Allah’ın emri (kıyamet) onlar bu haldeler iken gelinceye kadar onları yardımsız bırakanların onlara bir zararı olmayacaktır.”56
El-Munavi der ki; “Bunda açık bir mucize vardır. Şu ana gelinceye kadar sünnet ehli her asırda zahir olmaya devam etmiştir. İhtilaf üzere bidat zuhur ettiği zaman Haricilerden, Mutezile’den, Rafıza’dan ve başka sınıflardan hiçbirinin devleti kaim olmamış, şevketleri devam etmemiştir. Bilakis hepsi de harp için ateş hazırlamış, Allah, Kitap ve Sünnet nuruyla onları söndürmüştür. Hamd ve minnet Allah’adır.”57
Elbette selefe tabi olan sünnet ehline bu düşmanlık yeni bir şey değildir. Sünnet ehli, bidat ehlinden bu düşmanlığı daima görmüş, görmeye devam edecektir. Sünnetlerin bidat, bidatlerin sünnet lanse edildiği ve avamın bidat ehlinin gönüllü fedaileri olduğu devirler dünde olmuştu, bugünde mevcut, yarında olacaktır. Lakin teknoloji çağı olan, faydalı veya faydasız yahut zararlı bilgiye ulaşımın hızlandığı ve kolaylaştığı bugün herhalde her zamankinden daha hızlı bir yayılım göstermektedir. Allah’ın koruduğu kimseler müstesna bu kirli bilgiler birçoklarını dinden soğutmakta, birçokları ise bidatler içerisinde kaybolmaktadır. Yardım dilenilecek olan salih kullarını her daim koruyan, kendisinin koruduğu asla zayi olmayan Allah’tır.
İnsanlar bugünde şahıslar üzerinden, hocaları, şeyhleri üzerinden dostluk, düşmanlık eder, insanları şahıslara davet eder olmuşlardır. Bu ise ancak bidat ehlinin vasfıdır. Ehl-i sünnet bundan beridir. Bu konuda İmam Ahmed rahimehullah şöyle demiştir: “Hiç kimsenin Nebî sallallahu aleyhi ve sellem dışında bir şahsı ümmet için belirleyip onun yoluna davet etmesi, onun adına dostluk ve düşmanlık yapması söz konusu olamaz. Ümmet böyle bir şeyde birleşmez. Bilakis bu; kendilerine bir şahıs veya söz belirleyip ümmetin arasını ayıran, bu söz üzerine dostluk yapan veya bu nispet adına düşmanlık yapan bidat ehlinin işidir.”58
Selefe tabi olan kimseler için ise böylesi bir şey söz konusu değildir. Onlar ancak ümmeti Allah’ın Kitabı’na, Resul’ünün Sünneti’ne davet eder. Nitekim selefi davetin bu yönü ile alakalı İmam el-Elbani rahimehullah şöyle demiştir: “Selefi davetin, Allah Subhanehu ve Teala’nın, Resullerinin ve Nebilerinin sonuncusu Muhammed aleyhissalatu ve’s-selam’a indiği şekli ile, gerçek İslam daveti olduğunu açıklamaya çalışmak, sözün fazlasından olsa gerektir. Binaenaleyh, bu davetin kurucusu ve kurallarını ortaya koyan yalnızca Allah Subhanehu ve Teala’dır. Kim olursa olsun, beşerden hiçbir kimsenin, onun kurucusu ve teşri edeni olduğunu iddia etmeye hakkı yoktur.”59
Genel manada bu davetin hadis ehlinin daveti, metodu, menheci olduğu belirtilmişti. Yine objektif olmak adına Türkiye Diyanet Vakfı Yayınlarında ifade edildiği şekli ile bu davetten olan ilim ehlinin birkaçını Diyanet Vakfının ifadeleri ile görelim.
Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, İlmihal, 1.ciltte şöyle ifade etmişlerdir; “Ehl-i sünnet-i hassa ismiyle kastedilen zümre olan selefiyye, Hz. Peygamber ve sahabelerin inançta takip ettikleri yolu doğrudan doğruya izleyen gruptur. Tabiun, mezhep imamları, büyük müçtehitler ve hadisçiler Selefiyedendir. Eş’arîlik ve Maturîdîlik ortaya çıkıncaya kadar, Sünni Müslüman çevrede hâkim olan inanç selef inancıdır. İmam Şafii, Malik, Ahmed b. Hanbel, -bir kısım görüşleri itibari ile- Ebu Hanife, Evzai, Sevri gibi müctehid imamlar, Buhari, Müslim, Ebu Davud, Darimi, İbn-i Mende, İbn-i Kuteybe ve Beyhaki gibi hadisçiler, Taberi, Hatib el-Bağdadi, Tahavi, İbn-ül Cevzi ve İbn-i Kudame gibi bilginler, selef düşüncesinin önde gelen bilginleri arasında sayılabilir.”60
Görüldüğü üzere selefin yolunu takip edenlerin öncüleri olan ulema bidatçilerin tahriflerinden her asırda bu dinin korunması için mücadele etmiş muhaddisler, fakihler, müfessirler topluluğudur. Zikredilenler onlardan ancak küçük bir topluluktur. Bugünün bid’atçileri, o asırlarda, o gün kendilerinin o asırlardaki yansımaları olan bid’atçilerle mücadele eden bu güzide ilim ehlinin arkasına saklanarak, bugün onların yolunu takip edenlere nasılda düşmanlık ediyorlar. Şüphesiz şeytan dostlarına vahyeder. Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur:
وَلَا تَأْكُلُوا مِمَّا لَمْ يُذْكَرِ اسْمُ اللّٰهِ عَلَيْهِ وَاِنَّهُ لَفِسْقٌۜ وَاِنَّ الشَّيَاط۪ينَ لَيُوحُونَ اِلٰٓى اَوْلِيَٓائِهِمْ لِيُجَادِلُوكُمْۚ وَاِنْ اَطَعْتُمُوهُمْ اِنَّكُمْ لَمُشْرِكُونَ۟
“Doğrusu şeytanlar sizinle tartışmaları için dostlarına vahyederler. Eğer onlara uyarsanız şüphesiz siz de Allah’a ortak koşanlar olursunuz.”61
Ehl-i sünnet ulemasının arkasına sığınıp, onlardan fersah fersah uzak işler yapmakla nasıl ehl-i sünnetten olmak mümkün olabilir? Salih el-Fevzan hafazahullah bu hususta şöyle demiştir: “Ehl-i sünnet ve’l cemaat mezhebinden olduğunu söyleyen, ehl-i sünnet ve’l cemaatin yoluna uyup, muhalifleri terk eder. Ancak yok, eğer istenilen şey, -meselde söylendiği gibi- dabb ve nûn’u bir araya toplamak, yani çöl hayvanlarıyla deniz hayvanlarını birleştirmek, su ile ateşi aynı kefeye koymaksa, ehl-i sünnet ve’l cemaat, havaric, mutezile, hizbîler ve (modern Müslüman) denilen kimselerle asla beraber muhalaza edilemez. Yapılmak istenilen şey, ehl-i zamanın dalaletleri ile selefî menheci bir araya getirmeye çalışmaktır. Oysa “bu ümmetin evvelkileri ne ile salah bulmuşlarsa, sonrakilerin ıslahı da ondan başkasıyla olmayacaktır.”62
Yukarıda da zikrettiğimiz üzere, bugün durum öyle bir hal almıştır ki, bid’atçi, ehl-i sünnet, ehl-i sünnet, bid’atçi ilan edilir olmuştur. Bu ise ehl-i sünnetin yadırgadığı bir durum değildir. Zira sünnet ehli bugünlerin geleceğini, izlerinden gittikleri selefin naklettikleri eserlerden bilmektedirler.
Ebû Vâil rivayet ediyor: Huzeyfe b. El-Yemân radiyallahu anh eline iki taş aldı. Bunların birini diğerine vurduktan sonra: “Şu iki taş arasından çıkan ışığı görüyor musunuz?” dedi. “Ey Ebû Abdullah! İkisinin arasından çok az bir ışık görüyoruz” dediler. Bunun üzerine dedi ki: “Nefsim elinde olana yemin ederim ki, şu iki taş arasından çıkan ışık kadardan başkasını göremeyeceğiniz şekilde bidatler yayılacaktır. Allah bidatleri öyle yaygınlaştıracak ki, onlardan bir şey terk edildiğinde: “Sünnet terk edildi” diyeceklerdir.”63
İşte durum bugün böyledir. Peki insanlar bu şarlatanlara nasıl aldanıyor? Yukarı da İbn-i Teymiyye rahimehullah’dan naklettiğimiz üzere insanları saptırmaları “nifak ve aldatma yoluyla olmaktadır”. Batılı hak ile sarmalayıp insanlara sunmaktadırlar. Hatta bazen öyle olur ki onlardan birisi insanlara saatlerce hitap eder de hakkın arasına sokuşturduğu batıl birkaç dakika yer tutmaz. Ancak kişinin imanını yitirmesi için yeterlidir. Rabbim insanları, hassaten ilimsiz Müslümanları bunların aldatmalarından, şerlerinden korusun.
Nitekim Mufaddal b. Muhelhel şöyle demiştir: “Şayet bir bidat sahibi senin yanına oturup da bidatinden konuşsaydı ondan sakınır ve ondan kaçardın. Lakin o meclisinin başında sana sünnete dair hadisler rivayet eder, sonra da sana bidatini bulaştırır. Belki de bu senin kalbine yapışır. Peki, onu kalbinden nasıl çıkaracaksın?”64
Bu bakımdan Müslüman uyanık olmalı sadece ilim alacağı kimseyi değil, onun dostlarını da iyi analiz etmelidir. Bu ise ancak sahih ilmi, Kur’an ve sahih sünneti öğrenmekle mümkündür.
Yahyâ b. Saîd el-Kattân şöyle dedi: “Sufyân es-Sevrî, Basra’ya geldiğinde Rebî’ b. Subeyh’in durumuna ve insanlar katındaki değerine baktı. “Onun mezhebi nedir?” diye sordu. “Onun sünnetten başka mezhebi yoktur” dediler. “Yakın dostları kimlerdir?” diye sorunca: “Kaderilerdir” dediler. Bunun üzerine: “O halde o da bir kaderidir” dedi.”65
Bununla birlikte, insanların çoğunluğunun teveccüh göstermesi, zahire aldanış, elbette başta doğru bilgiden, sahih ilimden yoksunluk insanları bu sünnet düşmanlarına teveccühe sevk ediyor. Sahte takva ve zühd gösterileri, laf cambazlıkları, kendilerinin uçmasına mahal bırakmadan uçuran müritler, ilimden yoksun olanları bir bir aldatıp, yeni bidat ehli üretiyor. Sünnet ehli bu konuda elbette şaşkın değildir, sadece üzerine düşeni yapma gayretindedir. Zira bugünlerin geleceği zikrettiğimiz üzere Kur’an ve sahih sünnetten beslenen ehl-i sünnet için bilinmeyen bir şey değildir.
Ebû Umeyye el-Lahmî radiyallahu anh’den gelen rivayette, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
إِنَّ مِنْ أَشْرَاطِ السَّاعَةِ ثَلَاثًا، وَإِحْدَاهُنَّ: ” أَنْ يُلْتَمَسَ الْعِلْمُ عِنْدَ الْأَصَاغِرِ
“Muhakkak ki kıyametin alametlerinden üç tanesinden birisi; ilmin, küçüklerin yanında aranmasıdır.”66
İbnu’l-Mubârek’e: “Küçüklerle kastedilen kimlerdir?” diye sorulunca: “Bidat ehlidir” demiştir.67
Elbette kendilerine teveccühün az olması Ehl-i sünneti yıldıracak değildir. Bilakis sünnet ehline düşen seleflerinin yaptığı gibi bu yolda sebat etmek, sabır göstermektir.
Allame Ebu Şame şöyle demiştir; “Bir işte el-Cemaate uymak gerekince, kastedilen; Hakka uymak ve haktan ayrılmamaktır. Ona tutunanlar az, muhalifleri çok olsa bile böyledir. Zira hak; Nebi sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabının üzerinde olduğu ilk cemaattir. Batıl ehlinin çok oluşuna itibar edilmez.”68
Şüphesiz bu sabrın ecri çok büyüktür. Nitekim Ebû Umeyye eş-Şa’banî radiyallahu anh’den gelen rivâyette, Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
إِنَّ مِنْ وَرَائِكُمْ أَيَّامَ الصَّبْرِ، الصَّبْرُ فِيهِ مِثْلُ قَبْضٍ عَلَى الْجَمْرِ، لِلْعَامِلِ فِيهِمْ مِثْلُ أَجْرِ خَمْسِينَ رَجُلًا يَعْمَلُونَ مِثْلَ عَمَلِهِ، قَالَوا يَا رَسُولَ اللهِ! أَجْرُ خَمْسِينَ مِنْهُمْ؟! قَالَ: أَجْرُ خَمْسِينَ مِنْكُمْ
“Şüphesiz sizden sonra sabır günleri vardır. O gün sizlerin üzerinde bulunduğunuz yola sarılanlara sizden elli kişinin ecri vardır.”69
Başta da dediğimiz gibi konu oldukça geniştir. Zikrettiklerimiz, seçtiğimiz başlık için oldukça uzun olmuş oldu. Bu kadarla kifayet edelim.
Rabbim bizleri kendilerine muhalefetten sakındırdığı, kendilerine tabi olmanın indirdiği vahye tabi olmakla mümkün olduğu selefin yolundan ayırmasın. Bizleri selefimiz, öncülerimiz olan Allah Resul’ünün güzide ashabı ile haşreylesin. Sünnete tabi olanların buluşma yeri olan, bid’atçilerin ise kovulup yer bulamadığı Resul’ünün Havz-ı Kevserinde buluşmayı, ondan kana kana içmeyi nasip etsin. Amin.
Konu ile alakalı olarak Selef-i Sâlihîn Akidesi, Selefin Akidesi Tercih mi Zorunluluk mu?, Selefiliğin Temel Esasları gibi daha bir çok yazımızı sitemizden inceleyebilirsiniz.
Kaynakça
- Al-i İmran; 103 ↩︎
- Nisâ; 1 ↩︎
- Ahzâb; 70-71 ↩︎
- İbn-i Manzur, Lisanu’l-Arab, 9/159. ↩︎
- El-Kâşâni, Tahriru’l-Makale min Şerhi’r-Risale, s.36. ↩︎
- Gazali, İlcamu’l-Avam an İlmi’l-Kelam, s.62. ↩︎
- El-Beycuri, Şerhu Cevhereti’t-Tevhid, s.111 ↩︎
- Buhari, Fethul Bari, 6/66. ↩︎
- Buhârî, 2509; Müslim, 2533. ↩︎
- El-Elbani, El-Havi, 2/266. ↩︎
- El-Hucce Fî Beyâni’l-Mahacce, 2/384. ↩︎
- Câmiu’l-Ulûm ve’l-Hikem, 1/263. ↩︎
- Tarihte ve Günümüzde Ehl-i Sünnet, Ehlü’s-Sünne ve’l-Cemaa, s.25, 26. ↩︎
- Tarihte ve Günümüzde Ehl-i Sünnet, Ehlü’s-Sünne ve’l-Cemaa, s.30, 32. ↩︎
- Kelam Araştırmaları Dergisi, 8:1 (2010), SS.93-121. ↩︎
- Tarihten Günümüze Selefilik, İslam Tarihi boyunca Selef ve Selefilik Kavramlarının Anlam Serüveni, s.39. ↩︎
- En’am, 153. ↩︎
- Ahmed, 1/435; Nesâî Sunenu’l-Kubrâ, 6/343; el-Elbânî, Mişkât’te 1/36 “Hasen” olduğunu belirtmiştir. ↩︎
- Ahmed, 4/126; Ebû Dâvûd, 4/200; Tirmizî, 5/44; İbn-i Mâce, 1/18; el-Elbânî, es-Sahîha’da 2735 “Sahih” olduğunu belirtmiştir. ↩︎
- Ali el-Kari, Mirkatu’l-Mefatih, 1/199. ↩︎
- El-Fullani, İkazu’l-Himemi Uli’l-Ebsar, s.23. ↩︎
- İbn-i Hibban, Sahih, 1/104. ↩︎
- Darekutnî, 4/245; Hâkim, 1/172; Beyhakî, 10/114; el-Elbânî, Menziletu’s-Sunneti Fi’l-İslâm’da s.18 “Hasen” olduğunu belirtmiştir. ↩︎
- Ahmed, 3/145; İbn-i Mâce, 2/1322; el-Elbânî, Zilalu’l-Cenne’de 1/27 “Sahih” olduğunu belirtmiştir. ↩︎
- El-Fisal Fi’l-Milel ve’l-Ehvâ ve’n-Nihal, 2/90. ↩︎
- Şerhu Usuli İtikadi Ehl-i’s-Sunne, 1/24. ↩︎
- Mecmûu’l-Fetâvâ, 3/129. ↩︎
- Fetavâ Nûrun Ale’d-Derb, 3/136. ↩︎
- İmam Zehebi, Siyeri A’lamin Nubela, 16/457. ↩︎
- Nisa, 115. ↩︎
- Bakara, 137. ↩︎
- Tirmizî, 5/26; Sahihu’t-Tirmizî, 2641; el-Elbânî “Hasen” olduğunu belirtmiştir. ↩︎
- Müslim, Sahabenin Fazileti, 51/207, 2531. ↩︎
- Kadı İyaz, Eş-Şifa, 2/676. ↩︎
- Ebû Dâvûd, 4/203, 4612; el-Âcurrî, eş-Şeriâ, 233; Beyhakî, el-Kaza ve’l-Kader, 475; el-Elbânî, Sahihu Ebî Dâvûd’da “Sahih” olduğunu belirtmiştir. ↩︎
- El-Lâlekâî, Usulu İtikadi Ehli’s-Sunne, 1/156. ↩︎
- Er-Risâle İlâ Ehli’z-Zubeyd, s.99. ↩︎
- Hac, 78. ↩︎
- İbn Batta, el-İbâne, 1/354; Ebû Nuaym, el-Hilye, 4/92. ↩︎
- Berbeharî, Şerhu’s-Sunne, s.65. ↩︎
- Selim b. İ’yd el-Hilali, Niçin Selefin Menhecini Seçtim, s.51, 52. ↩︎
- El-Lâlekâî, Usulu İtikadi Ehli’s-Sunne, 1/24. ↩︎
- Mecmûu’l-Fetâvâ, 4/149. ↩︎
- Amr Abdülmünim Selim, el-Menhecu’s-Selefiyyu İ’nde eş-Şeyh Nasıruddin el-Elbani, S.21. ↩︎
- Herevî, Zemmu’l-Kelâm ve Ehlihi, 5/81; İbn-i Asakir, Tarih, 14/9; Hatîb, Tarihu Bağdad, 7/336. ↩︎
- El-Lâlekâî, Usulu İtikadi Ehl-i’s-Sunne, 1/154; Ebû Nuaym, el-Hilye (6/143); İbn Cevzi, Telbîsu İblîs, s.10; Herevî, Zemmu’l-Kelâm, 910; Beyhakî, el-Medhal, 233; Âcurrî, eş-Şerîa, 2/673. ↩︎
- İbn Abidin, Haşiye, 1/258; İbn-i Hacer, Telhisu’l-Habir, 1/20; Salih el-Fullanî, İkazu’l-Himem, s.62; Abdurrahim el-İrakî, Mustahrac Ale’l-Mustedrak, s.15; el-Leknevî, Umdetu’r-Riaye, 1/63; el-Elbânî, Sıfatu’s-Salat’ta s.46 “Sahih” olduğunu belirtmiştir. ↩︎
- İbn-i Abidin, Haşiye Ale’l-Bahri’r-Raik, 6/293; İbn-i Abdilberr, el-İntika, s.145; Abbâs ed-Devrî, Tarihu İbn Main, 1/77; İbn-i Kayyım, İ’lâmu’l-Muvakki’in, 2/309; el-Elbânî, Sıfatu’s-Salât’ta s.46 “Sahih” olduğunu belirtmiştir. ↩︎
- İbn Abdilberr, Câmiu Beyani’l-İlm ve Fadlih, 1/775; İbn-i Hazm, el-İhkâm, 6/149; el-Fullânî, İkâzu’l-Himem, s.72; el-Elbânî, Sıfatu’s-Salat’ta s.48 “Sahih” olduğunu belirtmiştir. ↩︎
- İbn-i Kayyım, İ’lamu’l-Muvakkiîn, 2/282; Salih el-Fullanî, İkâzu’l-Himem, s.68; el-Elbânî, Sıfatu’s-Salat’ta s.50 “Sahih” olduğunu belirtmiştir. ↩︎
- İbn-i Hibban, Sahih, 5/496; Beyhaki, Şuabu’l-İman, 5/497; İbn-i Asakir, Tarih, 3/15; İbn-i Kayyım, İ’lamu’l-Muvakki’in, 2/363; Fullânî, İkâz, s.100; el-Elbânî, Aslu Sifati’s-Salat’ta 1/28 “Sahih” olduğunu belirtmiştir. ↩︎
- İbn Abdilberr, Camiu Beyani’l-İlm ve Fadlih, 1/1082; el-Elbânî, Aslu Sifati’s-Salat’ta 1/32 “Sahih” olduğunu belirtmiştir. ↩︎
- Hâkim, el-Mustedrak, 2/164; Beyhaki, Sunenu’l-Kubra, 8/179; Mukbil b. Hadi, Camiu’s-Sahih’te 1/338 no:694 “Sahih” olduğunu belirtmiştir. ↩︎
- Der’u Tearuzi’l-Akli ve’n-Nakl, 5/383. ↩︎
- Dârimî, 1/134; el-Hatîb, Takyidu’l-İlm, s.53; Yahya el-Hacuri, el-Urfu’l-Verdi’de s.204 “Sahih” olduğunu belirtmiştir. ↩︎
- Müslim, 1920; Buhârî, Mugîre radıyallahu anh’den, 6881. ↩︎
- El-Munavi, Feyzu’l-Kadir, 6/395. ↩︎
- Der’u Tearuzi’l-Akli ve’n-Nakl, 1/149. ↩︎
- el-Elbani, Tevessül, Mukaddime. ↩︎
- Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, İlmihal, c.1, İman ve İbadetler, s.24. ↩︎
- En’am, 121. ↩︎
- Salih el-Fevzan, el-Ecvibetu’l-Mufide s.18-19. ↩︎
- İbn Vaddah, el-Bid’a s.110. ↩︎
- İbn Batta, el-İbâne, 2/444. ↩︎
- İbn Batta, el-İbâne, 2/452. ↩︎
- Taberânî, Mu’cemu’l-Kebîr, 22/361; el-Lâlekâî, 1/85; Hatîb, Nasîhatu Ehli’l-Hadîs, s.27; el-Elbânî, es-Sahîha’da 695 “Sahih” olduğunu belirtmiştir. ↩︎
- El-Lâlekâî, 1/85; el-Elbânî es-Sahîha 2/194 da isnadının ceyyid olduğunu söylemiştir. Hatib, el-Cami Li Ahlâki’r-Râvî, no:161; İbn Abdilber el-Câmi, 1/158. ↩︎
- Allame Ebu Şame, el-Baisu Ala İnkari’l-Bid’a ve Havadis, s.22. ↩︎
- Ebu Davud, 4341; Tirmizî; 3058; Elbânî; “Silsiletu’l-Ehâdîsi’s-Sahîha” 494’de hadisin bu kısmının sahih olduğunu belirtmiştir. ↩︎













