Son birkaç yıldır Selefiliğin yayılması ile birlikte bu inanç sistemine karşı olanlar tarafından selefilerin silahlandığını, devletimizin bekası için tehlike arz ettiğini, milli güvenlik problemi olduğunu iddia eden kimseler çıkmıştır. Gazeteciler ve açık oturum moderatörleri tarafından “Selefiler silahlanıyor mu” sorusu sorularak, Selefilik hakkında en ufak bilgisi dahi olmayan, fakat toplum nazarında öne çıkmış kimselerden cevap beklenmiştir. Bu kişiler her ne kadar akil insanlar gibi gözükse de haset, düşmanlık gözlerini kör etmiş ve böylelikle ilimden, bilimden, akıldan fersah fersah uzaklaştıklarını ve iftiraya ortak olduklarını görmekteyiz.
Bu güya akil insanlar, çocuklar tarafından bile bilinen bir kaide olan “İddia sahibi iddiasını ispatla mükelleftir” kaidesini atlayıp ‘hoca böyle demişse vardır bir bildiği’ mantığıyla hareket ederek devletimizden selefilere karşı müdahalede bulunma ortamını hazırlamaya çalışmaktadırlar.
Tabi sadece tasavvuf ve zihniyeti değil, ‘İslam’a nasıl zarar verebiliriz?’ diye sabah akşam düşünen, pusuda yatmış din düşmanları da bu söylemleri destekleyip, yaymaktadırlar. Tüm noktalarda birbirine zıt düşen kişiler (sol cenah ve tasavvuf zihniyeti) hakkın karşısında nasıl birleştikleri de tarihe geçen ayrı bir not.
Tüm Rasuller İftiraya Maruz Kalmışlardır
Öncelikle tüm Resuller az veya çok iftiraya maruz kalmışlardır. Nitekim Muhammed (s.a.s) mecnun, yalancı olarak iftiraya maruz kalmıştı. Ondan önce Musa (a.s.) hayasından dolayı Yahudilerden ayrı olarak yıkandığında, O’nu uzvunun eksik olmasıyla itham etmişlerdi. Yine İsa (a.s) için veledi zina iftirasında bulunulmuştu.
İşte günümüzde de haset sahibi profesörler ve akil insanlar tarafından aynı meslek devam ederek selefilerin silahlandığını ispatsız bir şekilde iddia etmektedirler. Hak devamlı dışlanmıştır.
Bu iftirayı ortaya atanlara şu soruyu soruyoruz öncelikle Selefilikten muradınız nedir?
Selefilikten muradınız ‘Havaric’ denilen yani devamlı yöneticilere karşı başkaldırmayı kendilerine inanç sitemi olarak kabul etmiş fırka ise yine başka bir zulüm içinde olmuş olursunuz. Çünkü Selefilik başka bir şeydir ‘Havaric’ zihniyette olmak başka bir şeydir. Selefilik ile tekfircilik arasında ki farkı ya bu kişiler anlamıyor yani cahiller veyahut anlıyorlar fakat haset ve düşmanlıklarından dolayı bilerek hak ile batılı karıştırıp insanların bu pak akideden uzaklaşmasını arzuluyorlar. Allah bunları yaptıklarından gafil değildir.
İftira Karşısında İnanların Sorumlulukları
Öncelikle iftiranın kötü bir şey olduğunu bilmek için ilahiyat bitirmeye veyahut ulemadan olmaya gerek yoktur. Sadece biraz insan olmak bu konun ne kadar kötü bir şey olduğunu anlamaya yeterlidir.
Ama biz yine iman ettiğini iddia edenleri muhatap aldığımız için bu kişilere şu ayeti hatırlatmak isteriz:
“Mümin erkeklere ve mümin kadınlara, yapmadıkları bir şeyden dolayı eziyet edenler, şüphesiz bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmişlerdir.” (Ahzab; 58)
“(İftira olayında) onlardan (elebaşılık yapıp) bu günahın büyüklüğünü yüklenen kimse için de çok büyük bir azap vardır.” (Nur 11)
Bizler birilerini sevmeyebiliriz ancak sevmememiz onlar karşı her sözü söyleme hakkını vermemektedir. Yine birilerini sevebiliriz ama sevmemiz onları her noktada savunma anlamına da gelmemektedir.
İftiracının durumu malum, birde iftiralar karşısında ise Müslümanın takınması gereken davranışlar vardır. Bu iftirayı yayan değil, fitnenin kapısı konumunda olması gerekir inana bir kulun:
“İnananlar arasında çirkin şeylerin yayılmasını arzulayan kimseler için dünyada da ahirette de çetin bir ceza vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Nur 19)
“Hani o iftirayı dilden dile dolaştırıyor; hakkında hiçbir bilginiz olmayan şeyleri ağzınıza alıp söylüyor ve bunu önemsiz bir iş sanıyordunuz. Halbuki bu, Allah katında büyük bir günahtır.” (Nur 15)
İnsan olan ve bu insanlar içinden iman ettiğini iddia eden kullar olarak bize gelen iddiaları sanki ispatlanmış olaylarmış gibi değerlendirmeyip, bunu araştırmak öylece bir kanıya varmak gerekir. Bu da imanın bir gereğidir aksi halde insanların haklarına girip, kıyamet günü müflislerden olabiliriz.
“Selefiler Silahlanıyor” İftirasının Ortaya Atılması ve Gelişmeler
Kamuoyunda Cübbeli Ahmet Hoca olarak tanınan İsmailağa tarikatının ileri gelenlerinden (Şu an kendi tarikatından da dışlandı) Ahmet Mahmut Ünlü, 17 Ocak 2020’de Habertürk TV’de katıldığı programda Selefilerle ilgili şu iddialarda bulunmuştu:
“2000 Selefi dernek var şu an. Selefiler sıkıntı. Adıyaman civarı çok ateşleniyor. Çok dernekler kuruluyor oralarda. Tehlike boyutuna gelmeden tedbir alınmazsa FETÖ boyutuna döner.”
Yine bir başka güya bilim insanı olan Prof. Dr. Hilmi Güler, Cübbelinin bu sözlerini tasdik ederek ve dahası ile şöyle demektedir:
“Açıkça söylemeliyim ki: Diyanet nasıl FETÖ konusunda geride kalıp aktif mücadelede pasif davrandıysa Selefi-Vehhabilik konusunda da aynı biçimde davranmaya devam ediyor”.
Görüldüğü gibi ikisi de önce bir korku ortamı yaratıp sonrasında devlete bu korkunun giderilmesi için adım atmasını telkin ediyorlar.
Burada direk 2000 derneğin silahlandığını iddia ediyor Cübbeli.1 Ancak başka oturumlarda şöyle diyor kendisi:
“Türkiye’de silahlanan 150 Selefi derneğinin olduğunu ve devlet istediği takdirde isimleri vereceğini” açıkladı.2 (Haber siteleri Dip Not Olarak Düşülebilir)
1850 dernek silah bırakmış olacak ki 150 dernekle yetinmiş (!) Çünkü Cübbeli daha önce de 2 bin silahlı dernek olduğunu iddia etmişti.
İstanbul Emniyet Müdürlüğü tarafından alınan ifadesinde ise emniyet yetkililerine silahlandığı iddia edilen herhangi bir dernek, yapılanma veya şahıs ismi vermedi. İfade verdiği esnada keşfi kapanmış olabilir.
Bakınız önce 2000 dernek dedi, sonrasında 150’ye düştü ve emniyette ise hiçbir isim veremedi.
Şimdi güya Prof. Dr. Hilmi Güler, Cübbelinin bu davranışları için ne söyleyecek? Daha öncesinde tasdik ettiği kişinin yalancı çıktığını gördüğünde üstüne düşen bir şeyler yok mu? Ancak haset, kin ve düşmanlık gözleri kör ettikten sonra Allah’tan başka kim bir şey yapabilir ki?
Tabi burada şöyle bir soru daha gündeme geliyor olayın vahametini anlamak için; Devletin Savcıları, MİT’i, Polisi, Jandarması, Vakıflar Genel Müdürlüğü ve Diyanet’i bilmiyor böyle ciddi bir durumu; ama Cübbeli biliyordu öyle mi?
Eğer cevap evet ise -ki böyle değildir- o zaman Cübbeli bu devletten daha üstün bir konumda olmuş olur. Eğer hayır ise o zaman devlet neden müdahale etmiyor? Çünkü durum gerçekten çok büyük. Şöyle düşünün bir derneğin resmi olarak kurulması için en az 7 kişi gereklidir. Bunu çarpı 2000 bin yaptığımızda 14 bin kişi eder. Bu yaklaşık olarak üç tugay büyüklüğüne tekabül eder. Türkiye’nin senelerdir uğraştığı PKK terör örgütü bile bu kadar adam sahip değilken selefiler nasıl bu kadar kişi oluyor.
Bizce bu adam psikolojik bir vakıadır, durumunu Türkiye Psikiyatri Derneği’ne havale etsek yeridir. Ancak maalesef bırakın böyle düşünülmesini bu adamın sözlerini destekleyenler ve hatta devletimiz ‘nereden aldın bu istihbaratı’ demek yerine harekete geçerek bazı adımlar atıldı, Cübbeliye karşı olan derneklere.
Bu mantıkla hareket edecek olursak Türkiye’de herkesi terör örgütü olarak görmememiz gerekir.
Düşünelim. Türkiye’de bizzat devlete ve sivillere yönelik silahlı eylemler düzenleyen birçok silahlı örgüt var.
Bu örgütlerin çoğu Marksist Leninist ideolojiye mensup. Bir kısmı TİT gibi Türkçülüğü savunuyor. İBDA-C gibi örgütler de Necip Fazıl çizgisini ve tasavvufu savunuyorlar. Fetö gibi Hanefi, Maturidi olan grup tarafında darbe girişimi yapıldı.
Şimdi bu gerçekten hareketle sosyalizm karşıtı biri “Sosyalistler silahlanıyor”, “Sosyalist yayınevleri kapatılsın, dernekleri basılsın yazarları tutuklansın” dese; Türkçülük karşıtı biri de “Tüm Türkçüler silahlanıyor” veyahut ‘’Tüm Hanefi ve Maturidiler darbecidir’’ diye gündemi meşgul etse ne olur?
Bunun adı korkutma politikasıdır. İşte Cübbeli Ahmet ve diğerlerinin amacı bu. Çamur at tutmazsa izi kalır mantığı ile.
Ayrıca şöyle bir sonuç daha ortaya çıkıyor, Cübbeli verdiği ifade ile kendini tekzip etmiş durumdadır. Dolayısıyla dünya işlerinde yalana başvuran, dini meselelerde de yalan söylemesi yüksek ihtimaldir. Yalancıdan da din alınmaz.

İnsanları Teröre İten Temel Unsur Nedir?
Kendilerini selefiliğe nispet edip ancak selefilikle ilgisi olmayan bazı kimselerin şiddete meyilli olduğu doğrudur. Öncelikle bu sadece selefiliğin sorunu değil tüm batıl olsun hak olsun gruplarda olabilecek bir husustur. Burada suçun şahsiliği ilkesini göz ardı etmemek gerekir. Ancak bu kişiler neden şiddete meyilli oluyor? Bununda araştırılması gerekir.
Toplumsal şikayetler insanları radikal örgütlere doğru itiyor. Ülkedeki ekonomik ve hukuki adaletsizlikler ve bunlarla birlikte bu şiddete meyilli kişilerin arasına sızan istihbarat örgütleri bu durumun temel sebeplerindendir.
İnsanlar hukuki yollarla haklarını almayınca mafya ve benzeri örgütlerde çareyi arıyorlar. Dolayısıyla sistem bazılarını dışlarsa, bunlarda kendilerine başka yollar aramak durumunda kalır.
Buna sebep bu gibi insanların sadece suçlayarak, baskı kurarak çözüm olmaz bilakis daha çok terörize etmiş oluruz ki dış güçlerin de isteği budur.
Terör Saldırıları Hakkında Çağdaş Selefi Alimlerin Fetvaları
1-) Şeyh Abdülaziz b. Abdullah b. Bâz (r.h) sözler:
“Rahmân ve Rahîm Olan Allah’ın Adıyla
Salât ve selâm Nebimiz Muhammed (a.s.v)’ın üzerine olsun. İslam alemi 07/12/1409 tarihinde, pazartesi akşamı Mekke’de meydana gelen çirkin olayları kınamıştır. Bu çirkin saldırıyı büyük bir cinayet olarak tanımladı. Yapılan bu saldırılar ancak, Beytullah’ı ziyaret eden hacıları korkutmak ve emniyeti sarsmak için icra edilmiştir. Ayrıca insanlar için bir zulüm ve Harem bölgesini ihlal etme anlamına gelir.
Nitekim Allah kıyamet gününe kadar Müslümanların kanlarını, mallarını ve ırzlarını koruduğu gibi, kutsal toprakları da haram bölge kıldı. Bununla birlikte bu yasakları ihlal etmek bir cinayet ve büyük bir günahtır.
Nitekim Nebimiz (s.a.s) insanları, bu gibi çirkin olaylardan sakındırmıştır. Zira bunu Veda Haccında ümmetine açık bir şekilde şöyle buyurmuştu: “Allah’ın haram ve dokunulmaz kıldığı canı, haksız yere öldürmeyeceksiniz. Zina etmeyeceksiniz. Hırsızlık yapmayacaksınız. İnsanlar! Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz? Sahabe-i Kirâm, hep birden şöyle dediler: “Allah’ın elçiliğini ifa ettiniz, vazifenizi hakkıyla yerine getirdiniz, bize vasiyet ve nasihatte bulundunuz, diye şahadet ederiz! Bunun üzerine Nebimiz (s.a.s) şahadet parmağını kaldırdı, sonra da cemaatin üzerine çevirip indirdi ve şöyle buyurdu: Şahit ol ya Rab! Şahit ol ya Rab! Şahit ol ya Rab!”
Beytullah’ın yakınına patlayıcı maddelerin konulması büyük günahlardan olup canice bir davranıştır. Allah’a ve ahiret gününe inanan bir Müslümanın bunu yapması mümkün değildir. Ancak bunu İslam’a ve hacılara kin ve nefret besleyen kimseler yapabilir. Bunu yapanlar ne kadar zarardadır! Ne büyük bir suçtur! Allah’tan dileğimiz bu insanların planlarını yüzlerine çevirmesi ve toplum arasında yapacakları çirkin eylemlerini ortaya çıkarıp ifşa etmesidir…”
Şeyhin sözleri burada bitiyor. Selef menhecine sahip bir alim, hocanın geçmişten günümüze kesinlikle toplumun huzurunu, emniyetini, düzenin bozacak terör eylemlerini teşvik ettiğini göremezsiniz.
Bu noktadan düşünecek olursak İbni Teymiyye (r.h) şöyle demektedir:
“Şöyle denilmiştir: “Zalim bir hükümdarın emri altında geçen altmış yıl, hükümdarsız geçen bir tek geceden daha hayırlıdır.” Bu konularda size uyup, akıllarımızı yok mu sayalım? Günümüz alimlerin yaptığı içtihatları göz ardı mı edelim? Onların selefi salihinden öğrendikleri tecrübeleri ret mi edelim? Nebi (s.a.s) haksızlığa ve zalimlere karşı sabretmek gerektiğini ifade eden hadisleri kabul etmeyelim mi? Bunların hepsini ehliyetsiz, sorumsuz birinin ortaya çıkıp söylemesine mi kanacağız? Bunlara kulak asmayıp da, ehliyetsiz ve sorumsuz birini dinlemek, çirkin bir hatadan daha öte bir hatadır.” (Mecmuul Fetava 28/291)
Yine terör eylemleri ve benzeri anarşizm doğuracak uygulamalar hakkında İbni Kayyım (r.h) şöyle demektedir:
“… Bu, hükümdarları ve yöneticileri kabul etmeyip, onlara başkaldırmak gibidir, şüphesiz ki bu yapılanlar kıyamet gününe kadar sürecek şerrin ve fitnenin temelini oluşturur… Geçmişte ve günümüzde İslam’ın başına gelen küçük büyük bütün fitneleri şöyle bir düşünen kimse, bunların hepsinin bu asla riayet edilmemesinden, münker olumsuzluklara sabredilmemesinden ve bunları kaldırmaya çalışmaktan ileri geldiğini; bu davranışların ancak daha büyük olumsuzlukları doğurduğunu görür.” (İ’lamul Muvakkin)
2-) Bombalı Eylemler ve Sabotajlarla İlgili Şeyh Muhammed b. Sâlih el-Useymîn’in Görüşleri
Birinci kasette “Usûlu Tefsir” konusunu anlatırken şöyle dedi:
“Birtakım akılsızca ve düşüncesizce tasarruflarda bulunan Müslümanların yaptıkları bombalama eylemleri Batı’da ve farklı başka bölgelerde İslam’ın yanlış algılanmasına neden olmuştur. Bu kastettiğimiz kimseler, insan topluluklarının içinde bomba patlatan ve bu eylemlerle ‘Allah yolunda cihad!?’ ettiklerini iddia edenlerdir. Şu bir gerçek ki, bunlar İslam’a ve Müslümanlara zarar ve kötülükten başka bir şey getirmediler. Yaptıkları bu bombalama eylemlerinden sonra neler elde ettiler? Kafirler Müslümanlığı kabul mü ettiler? Yoksa öncekinden daha fazla mı nefret ettiler? Daha fazla nefretlerini arttırdı. Ehli İslam bu korkunç ve ürperti veren güruhun yaptıkları sebebiyle neredeyse, bunların İslam’a mensup olmasından bile utanır hale geldiler.
İslam, bunların yaptıklarından beridir. Zira Nebimiz (s.a.s) döneminde cihad farz edildikten sonra sahabeler müşriklerin bile topluluğunun arasına gidip hiçbir surette adam öldürmemişlerdir. Onlar bunu ancak (devlet başkanının tüm toplumu altında topladığı) bir sancak altında açılmış bir savaş kapsamında, savaşta yapmışlardır. Fakat günümüzde cereyan eden terör ve şiddet olayları Müslümanlar için bir kayıptır. Allah’a yemin ederim ki, bunun neticelerini de görmekteyiz. Ve gördüklerimiz güzel ve faydalı sonuçlar olması şöyle dursun, İslam’ı çirkin göstermek ve zarardan başka bir şey değildir!
Şayet bizler Allah’tan sakınırsak, hikmetle ve yumuşak bir üslup kullanırsak ve bunun yanında başkalarından önce kendimizi ıslah etme yoluna gidersek, ardından da şer’i yollardan başkalarını ıslaha çalışırsak, o zaman güzel ve faydalı sonuçlar beklemek hakkımız olur.”
Yine başka bir kasette:
“Sevilen bir şehirde meydana gelen şaşırtan olay” adlı kasetinde Cuma hutbesini irat ederken “Hubar” kentinde meydana gelen bombalama eylemlerini hatırlatarak değerlendirmesini yaptı. Hutbede, muâhid ve güvence altında olan gayrı Müslimlere verilen ahd ve eman hakkında bilgi verdi. Muâhidleri öldürmenin caiz olmadığını; bunu yapanların Allah’ın, Meleklerin ve bütün insanların lanetine müstahak olacaklarını ifade etti.
Bu eylemleri yapandan Allah’ın, kendisinde ne bir ibadet ne de güzel bir ameli kabul etmeyeceğini ve bu olayların İslam’ı dışarıya karşı çirkin olarak sunup, ona kötülük ve zarardan başka bir şey getirmeyeceğini anlattı. Sonuçta dininde istikamet üzere giden insanlara da itham parmaklarının çevrilmesi sonucunu doğurduğunu ve doğru yoldaki insanlara da nefret nazarıyla düşmanca ve korkuyla bakılmasına yol açtığını söyledi. Hatta bazı ebeveynlerin, çocuklarını doğru yoldaki müstakim insanlardan bile sakındırmasını örnek verdi.
Bu eylemlerin duygusal arzular ve hamasetten ortaya çıktığını, bunun ne büyük zararlar getirdiğini anlattı. Bu eylemlerde suçsuz çocukların, kadınların ve ihtiyarların nasıl yaralandıklarını ve nasıl katledildiklerini açıkladı.
Ve kasetin sonunda bombalama ve cinayetlerle ilgili soru soruldu. Bunun üzerine şöyle cevap verdi: “Hiç şüphesiz bunu bırakın mümini, hiçbir akıllı kimse kabul etmez. İçte ve dışta İslam için kötü bir imaj getirmiştir. İslam bunlardan gerçekten beridir. Bunlar da gerçekten İslam’a büyük zarar veren kimselerdir. Allah’tan onları adaletiyle cezalandırması dilerim!”
Daha sonra sözlerine şöyle devam etti: “İlim ehline düşen görev; bu gençleri uyarmaları ve yaptıkları eylemlerin Haricilerin eylemlerinden farklı bir şey olmadığını anlatmalarıdır. Zira Hariciler Müslümanların kanlarını helal kılarak, müşriklerin kanlarına dokunmayan bir taifedir. Bu eylemleri gerçekleştirenler ya cahildir ya beyinsizdir ya da intikam peşindeki bir düşmandır!
Evet, onlar cahildir. Çünkü şer’i hükümleri bilmiyorlar. Zira şeriat ahde vefayı, insanlara ve dine vefayı emretmektedir. Ayrıca onlar beyinsizdir. Çünkü bu eylemlerin neticesinde büyük zararlar ve kargaşa olacaktır. Yaptıkları eylemler ıslah için değildir (düşmancadır); bilakis onlar Kur’an’ın ifadesiyle “Biz ancak ıslah edicileriz” derler; halbuki onlar fesat çıkaranların ta kendileridir!..”
Hutbede yaptığı dua şu idi: “Allah’ım! Fesada ve fesat çıkaranlara meydan verme! Allah’ım! Onların kurdukları tuzakları bertaraf eyle! Allah’ım bizim kötülüğümüzü isteyenleri ifşa et ve onların planlarını açığa çıkar! Allah’ım başımız da bulunan yöneticilerin, onların yaptıkları planları görmelerine yardımcı ol. Bu eylemleri yapanları senin hükmünle muhakeme etmeleri için yöneticilere güç ver. Âmin’’

İşte selefiler ey Müfteriler! Siz kasıtlı olarak daha Kuran okumayı bilmeyenleri selefi olarak gösterin sonra işte selefiler bunlar ve inançları bunlar deyin. Bırakın selefilerin silahlanmasını, selefiler vatanları için en faydalı olan, en hayırlı olanı arzulayıp başta yöneticiler ve halk için çokça dua eden kişilerdir. İşte bu sizin çıkarınıza uymadığı için iftiralar atmaya devam ediyorsunuz.
3-) Suudi Arabistan Genel Müftüsü Şeyh Abdülaziz b. Abdullah Alu’ş-Şeyh’in 11 Eylül 2001’de Dünya Ticaret Merkezine Yönelik Saldırılarla İlgili 2001 Tarihli Açıklaması 15 Eylül:
“Hamd alemlerin Rabbine mahsustur. Salât ve selâm Nebilerin en şereflisi Muhammed (s.a.s)’a ailesine ve ashabına olsun.
Birkaç gün önce ABD’de yaşanan olaylarla ilgili bizlere birçok soru yöneltildi. Bu yaşanan olayları İslam dini kabul eder mi? İslam dininin bu olaylar karşısında duruşu nasıl olmalıdır?
Yalnız Allah’tan yardım dileyerek sözlerime başlıyorum: Şüphesiz ki Allah-u Teâlâ bu mükemmel ve her şeyi içerisinde barındıran İslam dinini her zaman ve her mekân için uygun kıldı. Ferdi ve toplumsal ilişkilerin düzenlenmesini, adaletin, doğruluğun ve hayır ve iyiliklerin işlenmesini teşvik eden İslam dinidir. Allah’a ortak koşmayı, zulmü, haksız yere cana kıymayı, zorla malları gasp etmeyi, hıyaneti, namertliği ve arkadan vurmayı yasaklayan ve bu kötü davranışları yeren bir dindir.
Bize verilen en büyük nimetlerinden birisi de bizi Müslüman olarak yaratması ve bu dine hidayet etmesidir. Bizler, onun münasırları ve tabileri olduğumuz için binlerce defa şükretsek azdır. Nitekim Allah’ın kitabına sımsıkı sarılan, Rasulullah (s.a.s)’ın sünnetini yerine getiren ve hak yol olan sıratı müstakime tabi olan herkes, dünya ve ahiret hayatını kazanmış olur. ABD’de meydana gelen olaylar sonucunda birçok masum insan yaşamını yitirdi. İslam dini bu gibi olayların yapılmasına asla müsaade etmez ve kabul etmez. İslam dini ve onun şeriatı bu yapılan olayları çeşitli vecihlerle reddeder.
Şöyle ki:
Birinci Vecih: Allah Subhânehu adaleti emretti. Gökleri ve yeryüzünü adaletle kaim etti. Adaletle Nebiler gönderdi ve kitaplar indirdi. Nitekim Allah-u Teâlâ Kur’an-ı Kerîm’de şöyle buyurur: “Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayasızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” (Nahl, 16/90). Başka bir ayeti kerimede şöyle buyurur: “Andolsun, biz elçilerimizi açık mucizelerle gönderdik ve beraberlerinde kitabı ve mizanı (ölçüyü) indirdik ki, insanlar adaleti yerine getirsinler,” (Hadid, 57/25). Allah-u Teâlâ adaletinin tam olmasının gereği olarak, hiçbir surette bir kimsenin işlediği bir günahı başkasının yüklenemeyeceğini hükmetmiştir. Şöyle buyurmuştur: “Hiçbir günahkâr başka bir günahkârın yükünü yüklenmez.” (Fâtır, 35/18).
İkinci Vecih: Şüphesiz ki Yüce Allah zulmü kendine haram kıldığı gibi kulları arasında da haram kıldı. Allah-u Teâlâ bir hadisi kudsî’de şöyle buyurmaktadır: “Ey kullarım! Ben nefsime zulmü haram ettim, onu sizin aranızda da haram kıldım: Öyleyse birbirinize zulmetmeyin.” Bu hüküm genel olarak Müslüman olan ve Müslüman olmayan bütün kulları kapsar. Hiç kimsenin bir başkasına zulmetmesi, haddi aşarak azgınlık yapması, aralarında düşmanlık ve buğz olsa bile caiz değildir.
Nitekim Yüce Allah Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz, sakın ha sizi adaletsizliğe itmesin. Adil olun. Bu, Allah’a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır.” (Maide, 5/8). Düşmanlık ve buğz şer’i anlamda tecavüz ve zulme bir gerekçe değildir. Bunlara binaen halk ve devletler olarak ister Müslüman ister gayri Müslim bütün toplumların şunları iyi bilmesi gerekmektedir.
Şöyle ki:
Birincisi: ABD ve benzeri başka yerlerde cereyan eden olaylardan; uçak kaçırmak, güven içindeki insanları dehşete sürüklemek ve haksız yere adam öldürmek gibi olaylar fesat çıkarmak, hiç bir surette İslam’ın izin vermediği, bilakis büyük günahlardan ve haram saydığı; namertlik, hainlik, zulüm ve azgınlıktan başka bir şey değildir.
İkincisi: Dinin öğretilerini, Allah’ın Kitabını ve Rasulullah (s.a.s)’ın sünnetini bilen bir Müslüman bu olayları yapmaz ve oluşmasına müsaade etmez. Çünkü Allah’ın gazabına neden olacağını, fesada ve zararlara sebep olacağını çok iyi bilir.
Üçüncüsü: Bu gibi durumlarda alimlere düşen görev; hakkı öğretmek ve tüm aleme İslam şeriatının ve İslam dininin gerçek yönü nü açıklamak ve İslam’ın bu gibi olayları asla kabul etmediğini söylemek olacaktır.
Dördüncüsü: Bu gibi suçları Müslümanlara mal etmek isteyenlerin basın ve yayın organları ve onları kullanarak İslam’ın adını ve Müslümanları karalamak isteyenlerin fitne ve propagandalarının bu güçlü dini yıkamayacağını anlamalılar ve düştükleri çukurdan çıkmalıdırlar. İnsaflı ve akıllı olan kimsenin İslam dininin öğretilerini bilen kimseler İslam’ı asla böyle sunmayacaklardır. İslam’a yapıştırmaya çalıştıkları bu tür karalama ve yaftalar asla tutmayacaktır. Çünkü tarih boyunca ümmetler İslam dininin hakkın ve hukukun koruyucusu olarak, zulmün haksızlık ve azgınlığın karşısında bayraktar konumundan başka türlüsüne şahit olmuş değillerdir.
Yukarıda yapılan açıklama gerçeği yansıtmak ve şüpheleri gidermek için yapılmıştır. Allah’tan dileğimiz bizleri hidayet ve selamet yollarına iletmesi ve dinini aziz, kelimesini yüceltmesidir. Şüphesiz ki O, kerem sahibi, cömert ve buna kadir olandır. Salât ve selâm Nebimiz Muhammed (a.s.v)’a onun ailesine ve ashabına olsun.”
Sonuç:
Selefilerin silahlandığını, devletimiz için tehlikeli olduğu hususu apaçık bir iftira olduğu ortaya çıktığı ve selefilerin emniyet, güven ortamını nimet olarak bilen kişiler olduğu, aşırıcıların yapmış olduğu hataların selefiliğe nispet edilmesinin de doğru olmadığı ortaya konmuştur. Rabbim devletimizi, yöneticilerimizi hidayet erdirdiği kişilerden kılsın. Onları fitnecilerin yönlendirmelerinden, fesattan muhafaza etsin, tevhid ehli kullarından kılsın.













