Anasayfa > Selefilik > Mısır Hizbu’n-Nûr Partisi ve Selefilik

Mısır Hizbu’n-Nûr Partisi ve Selefilik

Mısır Hizbu’n-Nur Partisi ve Selefilik

Selef ve Selefilik kavramları sanki bugün ortaya çıkmış gibi bu kavramın içeriğinin hakikatinden uzaklaştırma çabalarının git gide ivme kazandığını görmekteyiz. Muhaliflerin bu kadar gayrete gelmelerinde ki en büyük etkenin dünyanın her yerinde bu saf, duru, temiz İslam anlayışının hızlıca yayılması olduğunu söyleyebiliriz. Doğu’dan batıya güneyden kuzeye her yerde bu şekilde inananların sayısının artması kâfirleri harekete geçirdiği gibi muhalif olanları da harekete geçirmektedir. Mısır Nûr Partisi ile Selefilik anlayışının aynı gösterilmeye çalışılması da cahilce, adaletsizce ve düşmanca bir yaklaşımdan ibarettir.

Peki Selefiyye ve Selefilik Nedir?

Sözlükte “önce gelmek, geçmek, geçmişte kalmak” anlamındaki selef (sülûf) kelimesinden gelen selefiyye “geçmiş insanlar, soy, fazilet ve ilim bağlamında önce gelip geçenler” demektir. Selef, terim olarak ilim ve fazilet açısından Müslümanların önderleri sayılan ashab ve tâbiîn için kullanılır. Selefin üstünlüğü ümmetin en hayırlısının Peygamber ﷺ’in döneminde yaşayanlar, sonra onların ardından gelenler (sonra da onları takip edenler) olduğu yolunda rivayet edilen hadise dayanır.1 “Sahabe ve tâbiîn mezhebinde bulunan fakih ve muhaddislerin yolu” şeklinde de tanımlanan Selefiyye ayrıca “Ehl-i sünnet-i hâssa” olarak da anılır.2

Allahu (subhanehu ve teâlâ) Selef’e muhalefet edenleri ve onların yolu dışında bir yola ittiba edenleri azap ile uyarmış ve şöyle buyurmuştur:

“Ve kim kendisine hidayet beyan edildikten sonra Resul’e karşı gelir, Müminlerin yolundan gayrısına tabi olursa onu döndüğü yola çeviririz ve cehenneme yaslarız. Ve orası ne kötü bir varış yeridir.3

Böylece, naklettikleri hususlarda Selef’e ittiba etmek ve amel ettikleri hususlarda onlardan nakledilenlere uymak vacip olmuştur.

Böylece, Selefilik ilk öncülerin ve ilim almada onlara tâbi olanların yoluna ve onları anlama yöntemine ıtlak olunmuş bir ıstılahtır. Bu kavram, muayyen tarihî bir dönemle sınırlanmış değildir.

Selefilik, bu kavramı içeriğinden soyup çıkarmayı isteyenlerin zannettiği gibi mübarek zaman dönemi ile kısıtlı değildir. Bu yöntemin doğruluğunda tartışma yoktur. İddia edildiği gibi son birkaç yüzyılda veya İbn-i Teymiyye veya Muhammed İbn-i Abdulvahhab ile başlamış bir hareket değildir. Bu menhencin yani salih selefin izinden gidilmesinin gerekliliğini söyleyen sahabeden günümüze kadar binlerce isim sayabiliriz ama mevzu uzayacağından birkaç örnek vermek ile yetineceğiz. Sahabeden “… Abdullah ibn Mes’ud r.a şöyle der: Sizden kim bir sünnet izleyecek olursa, ölmüş olanların sünnetini takip etsin. Çünkü hayatta olanın fitneye düşmeyeceğinden emin olamazsınız. Sözünü ettiğim bu ölmüş kimseler ise Muhammed ﷺ’in ashabıdır. Onlar bu ümmetin en faziletlileri, en iyi kalplileri, en derin bilgilileri ve yapmacığa saparak kendilerini külfetlere sokmaktan en uzak olanlarıydı.

Bunlar Allah’ın, peygamberine arkadaş olmaları ve dinini dimdik ayakta tutmaları için seçtiği bir topluluktu. Onların faziletlerini bilip kabul ediniz ve onların izlerinden gidiniz. Elinizden geldiği kadar onların ahlakları ile ahlakınız ve onların dinlerine sarıldıkları gibi siz de dininize sarılınız. Çünkü onlar dosdoğru hidayet üzere idiler.4

“… Huzeyfe r.a şöyle buyurdu: Resulullah ﷺ’in ve onun ashabının ibadet diye yapmadığı bir şeyi siz de yapmayınız. Çünkü önce gelen, sonra gelecek olana söyleyeceği bir şey bırakmamıştır. Ey alimler topluluğu! Allah’tan korkunuz ve selefin yolunu izleyin – yani sizden öncekilerin izlediği yolu izleyiniz –.“5

Veki r.h: “Kurban olacak deveye nişan vurup, boynuna alâmet takmak sünnettir demişti.” Ehl-i reyden birisi kendisine: “Nehai’den, bunun müsle – yani eziyet – olduğu rivayet edilmiştir dedi.” Vekî ona kızarak dedi ki:

— Ben sana Resulullah ﷺ’in devesine işaret vurdu, bu sünnettir diyorum, sen se bana: Falandan rivayet edildi diyorsun. Sen hapse tıkılıp şu sözünden vazgeçinceye kadar bırakılmamaya ne kadar da lâyıksın! “6

İbrahim en Nehai:

– Şayet Muhammed ﷺ’in ashabı tırnak üzerine mesh etmiş olsaydı, onlara uymanın faziletini kazanmak için onu yıkamazdım.7

İmam el Evzai:
– İlim, Muhammed s.a.v’in ashabından gelen şeylerdir. Bunun dışındakiler ilim değildir.8

İmam Nevevi rahimehullah şöyle der:
“Selefin ilmi; en tam, en bilge, en isabetli, en açık ve en güvenli olan ilimdir. Bu sebeple hidayet imamları onların izinde ilerlemişlerdir. Karanlıkları aydınlatan kandiller, onların yolundadır. Onlar öyle bir topluluktur ki, yanlarında oturan bedbaht olmaz, onları takip eden korkmaz, peşlerinden giden sapmaz, onlara karşı çıkan da doğru yolu bulamaz.”9

Selef ve Selefiliğin ne olduğunu öğrendikten sonra bu menhecin nesilden nesillere aktarıldığını da bilmemiz gerekir. Eski ve yeni bazı âlimler onu ıstılahî olarak “Davet’us-Selefiyye/Selefi Davet” olarak isimlendirmişlerdir. Bazıları “Davetu Ensari Sunneti Muhammed’iyye/Muhammedî Sünnetin Ensarının Daveti” olarak, diğer bir kısmı ise “Davetu Ehl’il-Hadis/Hadis Ehli’nin Daveti olarak adlandırmışlardır ki bunların hepsi de bir manaya delâlet eden isimlerdir. İsim sıfata muvafık olmadığında, eğer Ehli Sünnet ve’l-Cemaat’ın usûlüne muvafık değilse Muhammedî Sünnete veya Selefiyye’ye ya da Hadis Ehli’ne intisab etmekle isimlenmenin bir anlamı yoktur. Bu isimlerle tabir edilenler eğer bu isimlenmenin bir belirtisi yoksa bilakis o yalancı bir iddiadır. Bugün revaç bulan bu türden o kadar iddia var ki!10

Bu menhencin mensubu gibi görünen ama özünde harici güncel anlamda tekfirci taifenin bu ismi kullanması ya da kullandırılması kafirlerin oyunundan başka bir şey değildir. Diğer taraftan Tekfirciliğin bir temeli olan Seyit Kutup özelinde ihvancılık bu hareketin içine girerek selefi söylemli özünde ihvancı bir yapı oluşturmuş ve buda Selefilik zannedilmiştir. Bu hareketin temsilcisi aslen Suriyeli olan Muhammed Surûr bin Nâyif Zeynelâbidîn’dir. Surûri’ler olarak isimlendirildiler.11

Necmi, Şeyh Mukbil12 ve bunlar dışında birçok alim ve ilim talebesi Surûrilere reddiyeler yazmıştır. Şeyh Elbâni rahimehullah Surûriler hakkında şöyle demiştir: “Nasıl ki Tebliğ cemaati asrımızın Sufileri ise, Surûrilerde bu asrımızın Haricîleridir.”13

Çeşitli örgütler adı altında sunulan ismen selefi özünde harici olan bu yapıların bahsettiğimiz cemaatle hiçbir ortak noktası yoktur. Ehlince beyaz ile siyah gibi farkı bilinmektedir. Bu cemaatin önderi Resulullah ﷺ’ dir. Günümüz cemaatleri tarikat ve partileri gibi bir lider etrafında oluşan lideri masum kabul eden veya ona mutlak itaat eden yapılar değillerdir. Kendilerini Resulullah ﷺ ’den beri var olan o cemaat içinde görürler ve davetleri de bu yöndedir. Allah Resulü (sallAllahu aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Muhammed’in nefsi elinde olana yemin olsun ki, ümmetim 73 fırkaya ayrılacaktır. Biri Cennette ve 72’si Ateş’tedir.”
Denildi ki: “Ey Allah’ın Resulü, onlar kimlerdir?” Buyurdu ki: “Cemaattir.”14

Cemaat de zannedilenin ve mevcut cemaatlerin aksine Resul ﷺ’in ve ashabı kirâmının üzerinde bulunduğu hâldir. Tabi günümüzde her cemaatin kendilerini onlara nispet etmeleri kuru bir iddia asılsız bir sözden öteye gitmemektedir. Bunun sağlaması çok kolaydır. Neye veya kime davet etikleri sorusu maskeyi düşürmektedir. Bu soruyu sorduğumuzda hemen güncel bir lider ve etrafında onu yücelten insanlar topluluğu görmekteyiz. İşte hak cemaatin gayrısının durumu budur. Cemaat hak üzere olmak demektir.  Hak ise Resul ﷺ’in ve ashabı kirâmının üzerinde bulunduğu hâldir. Abdullah bin Mesud (radıyAllahu anh) doğru söylemiştir: ” cemaat, hak üzere olmak demektir.  Velev ki bir kişi dahi olsa.”15

Sevban (radıyAllahu anh) hadisinde sabit olmuştur ki O şöyle demiştir: Allah’ın Resulü ﷺ buyurdu ki: “Ümmetimden bir taife daima hak üzere olacaktır. Allah’ın emri gelene dek onları hakir görenler onlara zarar veremeyeceklerdir ve bu taife böyle kalacaktır.”16

Yezid bin Harun17 ve Ahmed bin Hanbel şöyle demişlerdir: “Eğer onlar hadis ashabı değil iseler kimdirler bilmiyorum.”

İbn’ul-Medînî şöyle demiştir: “Onlar hadis ashabıdır.”

Buhârî şöyle demiştir: “Yani hadis ashabıdırlar.”

Bu cemaatin tartışmasız özelliği ilim ile kayyım olmaları ve hadis ashabından olmalarıdır. Resulullah ﷺ’den bu asra kadar hadis ashabının ve onlara tabi olanların yoludur. Bu ilim Muhammed ﷺ’den bu asra ve kıyamete kadar miras yoluyla yani alimlerden alimlere nakledilerek aktarılmış ve aktarılacaktır. Selefin metodu olan Tasfiye ve terbiye metoduna bağlı kalmışlardır. Nedir bu metot? Tasfiye Müslüman bireyin itikadını dinin aslına muhalif olan inançlardan arındırılarak itikadı saflaştırılmasıdır. Halis bir tevhit inancı yerleşmelidir. İslami ilimlerin zayıf hadisler, isrâiliyat ve sahih hadise muhalif dini hükümlerden arındırılması gerekir. Terbiye ise Müslümanın yukarıda zikredilen arındırılmış itikada ulaştıktan sonra temel naslar çerçevesinde hakiki bir eğitimden geçmesi demektir.

Hizbu’n-Nûr Partisi’nin Temelleri

Mevzumuzun asıl konusu olan Hizbu’n-Nûr partisine bakacak olursak bu partinin temeli Mısır’da 70 sonrasında söz konusu siyasetten uzak sözde selefi hareketin taşıyıcısı büyük oranda ed-Da’vetu’s-Selefiyye grubu olmuştur. Bu grup Muhammed b. Surur’un etkisinde kalan davet ve irşat eksenli, siyaset politika ve şiddet karşıtı Selefiliği benimseyen Saîd Abdulazim, Abdulfettah Ebû İdris, Ahmed Ferîd ve Yasir Burhâmî gibi öncü isimler liderliğinde İskenderiye Üniversitesi’nde başlayan ayrışma ile teşekkül eden ve zamanla bütün Mısır’da etkin olmayı başarmış gruptur.

Bu ayrışmanın akabinde seksenli yıllara varıldığında, İhvan ile bu davetçi Selefi grup arasında üniversiteler ve mescitler üzerinde nüfuz alanını genişletme amacına matuf yaşanan rekabet, Selefileri İhvan gibi örgütlü bir yapılanmanın zarûriyeti düşüncesine sevk etmiştir. İşte tam burası aslında kırılma noktasıdır. Sururi düşünce onları bu teşkilatlanmaya sevk etmiş ve partileşmenin temeli asıl bu zamanda atılmıştır. Bunun üzerine selefi davetçilerin birlikte hareket etmesini ve selefi gelenek üzerine ilmi faaliyette bulunmayı amaçlayan ve adına “el-Medresetü’s-Selefiyye / Selefi Ekol” denilen hareket; bir metodunun, mensuplarının ve şubelerinin olduğu organize bir yapı oluşturmayı hedeflemiş, 80’li yılların sonuna kadar, Mısır’ın farklı illerinde yönetim kurulları ve gençlik komisyonları gibi birimler oluşturarak daha kurumsal bir yapıya ulaşmıştır.18

Selefin metodunu takip ettiklerini iddia eden bu grup asıl olarak ihvan kökenlidir. Başlangıçta ihvana karşı gibi görünen bu sözde selefi gruplar demokrasinin şirk olduğunu parti kurmanın aday olmanın haram olduğunu söylemişlerdir. Bu akımın resmi sözcülerinden Şeyh Abdülmünim Şehhat, “Biz yalnızca demokrasi haramdır demiyoruz, aynı zamanda demokrasi küfürdür de diyoruz” ve “Demokrasi dini, hayattan ayıran laikliğin bir şubesidir. İslamcılar demokrasiyi ister kullansınlar ister kullanmasınlar demokrasi şer’an kabul edilemez” açıklamalarını yapmıştır.19

İskenderiye sözde Selefileri’nin kurucularından ve önemli şeyhlerinden biri olan Yasir Burhâmi, cemaatin yayın organlarından olan “Savtu’t-Da’ve” dergisi için kaleme aldığı “Selefilik ve Değişim Yöntemleri” adlı makalede, toplumun ve devletin İslamileştirilmesine yönelik İslami akımların benimsediği yolları eleştirerek İskenderiye Selefileri’nin 25 Ocak Devrimi öncesinde siyaset ve yöntem konusunda benimsediği duruşu net olarak ortaya koymuştur. Burhâmî’ye göre İslami akımlardan bazıları toplumun İslamileşmesine yönelik yöntem olarak mevcut parlamenter siyasal sistem içinde yer almayı ve iktidara bu yolla ulaşmayı hedeflemektedir.

Makalesinde ed-Da’vetü’s Selefiyye adına konuşan Burhâmî, gerek aday göstermek suretiyle olsun gerekse de seçimlere katılmak suretiyle olsun parlamenter siyasal sisteme dâhil olmaya cevaz vermemektedir. Burhâmi, İslami akımlar arasında bulunan, “bu sistem içinde İslam şeriatının tatbikini sağlamak gibi hizmetlerin yapılabileceği” görüşü hakkında iki yorumun bulunduğunu ifade etmiştir. Bunlardan ilki, bu amaç doğrultusunda ümmetin maslahatı söz konusu ise aktif siyasete cevaz veren yorumdur. Diğeri ise, bu sistemin içine girdikten sonra oraya angaje olmanın ve İslâmî ilkelerden taviz vermenin kaçınılmazlığı öne sürülerek aktif siyasete cevaz verilmeyen yorumdur. Burhâmi kendisi ve cemaatinin ikinci görüşte olduğunu vurgulamaktadır. Çünkü hâkim sistemin içine girildiğinde karşılaşılan baskılarla İslami ilkelerden taviz vermek kaçınılmaz olacaktır. Dolayısıyla parlamenter sisteme katılım hiçbir şekilde değişimi gerçekleştirebilecek bir yöntem olamaz.20

Yine Yasir Burhâmî’ye göre bölgesel ve uluslararası konjonktürün, demokratik yollarla iktidara gelen İslamcılara dinden ve onun ilkelerinden taviz vermediği müddetçe müsamaha göstermesi mümkün değildir. Nitekim Cezayir’de İslami Kurtuluş Cephesi’ne ve Filistin’de Hamas’a yapılan budur. Dolayısıyla Mısır’da Selefi hareket bu oyunun içinde olmayacaktır.21 Yine edDa’vetu’s-Selefiyye’nin önde gelen şeyhlerinden Abdulmunim eş-Şehhât da aynı noktaya temas etmiş, taviz verilmeden İslamcıların kendi talepleri ile siyasetin içinde barınamayacağını vurgulamıştır. Ona göre ya İhvan gibi İslam’a uygun olmayacak şekilde ABD’nin Mısır demokrasisi üzerindeki tahakkümünü kabul ederek ve şeriata muhalif laik partilerle ittifak kurularak siyaset yapılacak, ya da ondan uzak durulacaktır. İşte ed-Da’vetu’s Selefiyye’nin tercih ettiği bu ikinci yoldur.22

Hizbu’n-Nûr Partisi’nin Kuruluşu

Devrim sonrası Mısır’da yapılan Anayasa referandumuyla birlikte siyasi parti kurmanın önündeki engeller kaldırılınca başta bu açıklamaları yapan sözde selefiler olmak üzere tüm kesimler hızla partileşmişlerdir. 25 Ocak Devrimi’nin akabinde bazı bağımsız selefi âlimler, gençleri içinde bulunduğu boşluktan kurtarmak ve onları doğru yola sevk etmek için daha önce terk ettikleri için din ile ilişkisi olmayanların hâkim olduğu aktif siyasetin içinde bulunmanın zarûriyetinden bahsetmiş ve selefi ulemayı bu konu üzerine istişareye davet etmiştir.23

Bunun üzerine 22 Mart 2011’de İskenderiye merkezli “Selefi Davet” grubu yaptığı resmi açıklamada siyasi arenada yer alacaklarını deklare etmiştir.24 Fakat bu deklarasyonun bir ideoloji olarak “demokrasi” karşısındaki tutumlarının değiştiği anlamına gelmediği de vurgulanmıştır. Yasir Burhâmî, demokrasiyi şeriatın dışına çıkmamak kaydıyla benimsediklerini ifade etmiş, siyasi arenayı laiklere ve liberallere bırakmamak için seçimlere katılmayı kabul ettiklerini ifade etmiştir.25

Teşkilatlanmanın selefi davette faydalı olacağını belirterek diğer selefilerden sıyrılıp ihvanlaşmanın ve sururileşmenin adımını 40-50 sene önce atanlar, Saîd Abdulazim, Abdulfettah Ebû İdris, Ahmed Ferîd ve Yasir Burhâmî gibi öncü isimler liderliğinde İskenderiye Üniversitesi’nde başlayan ayrışma ile teşekkül eden ve zamanla bütün Mısır’da etkin olmayı başaran grup 2011 de Hizbu’n-Nûr Partisini kurarak bu teşkilatlanmayı taçlandırmışlardır.

Peki ne gibi taviz verdiler bir bakalım. Şartlı demokrasiyi kabul ettiler ve daha önce şiddetle karşı çıkmalarına rağmen kadın aday gösterilebileceğini, gayri İslami olan partilerin de siyasi arenada olabileceğini ve Kıptilerin parlamentoda temsil edilebileceğini ifade etmişlerdir.26 Sözde selefiler bu süreçte beş parti kurmuşlardır. Selefi alimlerin büyüklerinden olan muhaddis şeyh Elbani Mısır’daki selefilere Tasfiye (Arındırma) ve Terbiye (Eğitim) metodunu tavsiye etmiş ve onları sururilik hareketinden sakındırmıştır. Sururileri asrımızın havarici yani tekfircileri diye isimlendirmiştir.27 Ve yine onları parti kurmaktan sakındırmış Selefi Salih’in menhecinin partilerden gruplaşmalardan beri olduğunu açıklamıştır. Ve bunu birçok selefi alim de dile getirmiştir.28

Sonuç: Mısır’da kurulan bu partiler muteber selefi olan alimlerden icazet alarak kurulmuş partiler değillerdir. Selefilik bir menhectir. Bu menheci terk edenler selefi olarak kendilerini isimlendirseler de ehlince onların durumu ortaya konmuştur. Burada amaç bellidir. Mısır’da ve dünyada hızla yayılan selefi menheci radikalize ederek veya partileştirerek asıl amaçlarından uzaklaşmasını sağlamak ve insanlar nazarında selefileri terörist veya darbeyi destekleyen yapılar gibi göstermeye çalışmaktır. Selefilerin menheci bellidir. Resulullah ﷺ’in buyurduğu gibi “İslam, şüphesiz garip olarak başladı ve günün birinde garip hale dönecektir. Ne mutlu o gariplere!” Gariplerin kim olduğunu soran Abdullah bin Mesud’a, Resulullah ﷺ “Ne mutlu o gariplere ki, insanların benden sonra bozdukları sünnetimi ıslah ederler (düzeltirler).” buyurmaktadır.29

Mısır Hizbu’n-Nûr Partisi ve Selefilik Ne mutlu o gariplere hadisi

İnsanların Resulullah’tan sonra bozduklarını düzeltmekten başka gayeleri yoktur. Düzeltmede ki menhecleri de selefin menhecinden farklı değildir. Ey Allah’ım seni (noksan sıfatlardan) tenzih ederim. Senden başka (ibadete mustehak) bir ilah yoktur, senden af diliyor ve sana tövbe ediyorum.”30


  1. (Müsned [nşr. Arnaût], IV, 76-77; Buhârî, “Şehâdât”, 9, “Aṣḥâbü’n-nebî”, 1; Müslim, “Feżâʾilü’ṣ-ṣaḥâbe”, 210-214). ↩︎
  2. (Gazzâlî, s. 53; İzmirli I, 98) ↩︎
  3. Nisa Suresi, 115. ayet ↩︎
  4. Ebu Nuaym Hilye: 1.305 – Beğavi Şerhu’s sünne: 1 / 214 – el- Elbani İrva: 2445 ↩︎
  5. İbn Batta – El İbane ↩︎
  6. Tirmizi: 2.c.908.n ↩︎
  7. İbni Batta el İbane: 1 / 361 ↩︎
  8. İbnu Abdil Berr Camiu’l beyani’l ilm ve fadlihi ↩︎
  9. el-Mecmû’, 1/10. ↩︎
  10. Ta’lîkât’us-seniyye şerhu usûli’d-davet’us-selefiyye sayfa 15 ↩︎
  11. Muhammed Surûr b. Nâyif Zeynelâbidîn, 1938 yılında Suriye’de Havran’ın Tesil köyünde dünyaya gelmiştir. Dimeşk Üniversitesi, Hukuk Fakültesi’nden mezun olmuştur. Suriye ve Suudi Arabistan’da eğitim alanında çalışmıştır. Muhammed Surûr b. Nâyif Zeynelâbidîn 11.11.2016 tahinde Katar’da 78 yaşında vefat etmiştir. ↩︎
  12. https://www.muqbel.net/files.php?file_id=5&item_index=9 ↩︎
  13. https://www.youtube.com/watch?v=bhzopYKRWzU ↩︎
  14. İbni Mace’nin Sünen’inde Avf bin Malik ↩︎
  15. Şerh-i Usûl’il-İ’tikad, Sayfa: 160 ↩︎
  16. Sahihtir. Müslim, 1920. ↩︎
  17. 118 (736) yılında Vâsıt’ta doğdu. Bazı kaynaklarda 117’de (735) doğduğu da zikredilmiştir. Aslen Buharalı olup dedesi Zâzân sahâbeden Utbe b. Ferkad’ın karısı Ümmü Âsım’ın âzatlısıdır. Hakkında “rabbânî imam, zirve, sika, sebt, me’mûn, mütkın, hüccetülislâm” gibi sıfatlar kullanılmıştır. ↩︎
  18. Hasan, es-Selefiyyûn fî Misr, s. 21; Münîb, Delîlu’l-Harakâti’l-İslâmiyyeti’l-Misriyye, s. 125. ↩︎
  19. Nevaf b. Abdurrahman el Kadimî, el-İslamiyyun ve rebiu’s-Sevrat, (Merkezu’l-Arabî li’l-Ebhas ve dırasati’s-siyasiyye, Katar-2012), s. 47. ↩︎
  20. Yasir Burhâmî, “es-Selefiyye ve Menâhicu’t-Tağyîr”; s. 2-4. ↩︎
  21. Abdu’l-‘Âl, “es-Selefiyyûn fî Misr…”, s. 44-45 ↩︎
  22. Abdulminim Şehhât, “ed-Da’vetu’s-Selefiyye: Beyne Fehmi’l-Vâki’ ve’l-Müşâreketi’sSiyâsiyye” ↩︎
  23. Ahmed Zağlûl, el-İslâmiyyûn ve’s-Sevra, s. 55-56 ↩︎
  24. Abdu’l-‘Âl, es-Selefiyyûn fî Misr, s. 46-47 ↩︎
  25. Ahmed Bân, “Mihnetu’l-Fikri’s-Siyâsî es-Selefî”, s. 115 ↩︎
  26. Semir el-‘Arkî, “ İşkâliyyâtu’l-Hitâbi’s-Selefî”, s. 93. ↩︎
  27. https://www.youtube.com/watch?v=dg1-ZhMfAR4 ↩︎
  28. https://www.youtube.com/watch?v=vAgscFtPSc4 ↩︎
  29. (Tirmizi, İman) ↩︎
  30. (Ebu Davud, Edeb 32) ↩︎

Soru Bölümü